İlk insan topluluklarının, el emeğini yaşama geçirip, belli bir birikime ulaşmasıyla birlikte edindikleri bilgi; bu tarihten itibaren kafa ile kol emeğinin birbirinden ayrılmasını, yanı toplumsal işbölümünü de beraberinde getirir.

Kafa ile kol emeği arasındaki toplumsal işbölümünün ortaya çıkmasıyla birlikte de, aydınlar ve aydın kavramı toplumda kendine bir yer buldu. Bu toplumsal işbölümünün yaşandığı tarihsel aşamadan sonradır ki, aydınlar, bir toplumsal tabaka olarak yerlerini aldılar. Kapitalist topluma kadar yaşanan süreçte aydınlar, egemen sınıfın ayrılmaz bir parçası ya da, egemen sınıfın ta kendisi olarak yaşadılar.

Bilgi, bütün toplumlarda önemli bir yer tutar. İnsanın bilgi edinmesiyle birlikte, toplumda da farklı tabakalaşmalar yaşanmıştır. Yukarıda da değindiğimiz gibi, bilgiyi elinde bulunduranlar, toplumun ekonomik ve siyasi yapısına da etkide bulunmuşlardır. Örneğin; ilk çağlarda astronomi konusunda bilgi sahibi bir kimse, doğrudan üretime de müdahale edebiliyordu. Ne zaman yağmur yağacağını, havanın soğuk ya da sıcak olacağını bilmek, ekip-biçme için zamanı tespit etmek için önemliydi. Bu bilgiye sahip olmak, bilmeyen insanlar üzerinde tanrısal bir kutsallıkla saygınlığı elde etmek için yeterliydi. Bu kutsallığı üstlenmek demekse, toplumun üst katmanlarını oluşturmak demekti. Yani yönetici sınıf olmaktı. Şamanlar, rahipler vb. din adamları da, hem bu bilgiye sahip olmaları, hem de tanırların Öğretilerinin aktarıcısı, yani insanla tanrı arasında elçi olmaları yanıyla ikili bir kutsiyet kazanıyordu ki, bu durum, tüm köleci ve feodal toplumlar boyunca egemenliğin bu ellerde -ruhban sınıfı- toplanmasını sağlıyordu. Bütün gücünü ve işlevini bilgi tasarrufundan alan ve bu tekel sayesinde şu veya bu oranda politik yönetime ortak olan bilginler, düzenin olduğu gibi sürmesinden de birinci dereceden sorumluydular. Bilginin edinilmesi ve saklanması, diğer insanlara aktarılmaması, hem düzenin devamını sağlıyor, hem de bu bilgiye sahip olanların iktidarda kalmasını garantiliyordu.

İktidarın, bilgi tekeline sahip olanların elinde bulunması, iktidar sahiplerince kapitalist toplum aşamasına kadar iyi kullanıldı. Edindikleri bilgiden yalnızca kendi çevreleri yaralandırdığından, ya da en fazla saray çevresi yararlanabildiğinden, egemenlikler kesintisiz bir şe kilde sürdürülme olanağına da kavuşuyordu.

Kapitalizm öncesi toplumlarda aydınların ikili bir görevleri vardır. Bu görevlerden birincisi; üretim güçlerinin geliştirilmesi, yeni buluşlar ve üretimde tekniğin ilerletilmesi, ikincisi de toplumsal yapıdaki sınıf çelişkilerinde, ezilen sınıfların doğal önderleri oluyorlardı.

Kökenleri egemen sınıfa dayansa da, iktidar sahipleri dışındaki aydınların bilgi tekelini elinde bulunduranların bu bilgi birikiminin bir gereği, üretim güçlerinin geliştirilmesi ve direk dolayı, her iki biçimde de, üretimle ilişkide olmalarından kaynaklı, ezilen sınıfların önderliğini yapmak durumunda da kalıyorlardı.

Kapitalizm öncesi toplumlarda aydınların-ezilenlerin Önderliğini yapmış olsalar bile-köken olarak, egemen sınıflardan geldiğini; bizzat devlet örgütlenmesinin bir parçası ya da ta kendisi olduğunu gördük. Peki, ama neden yalnızca egemenler içinden çıkmakta aydınlar?

Aydınların egemen sınıfın bir parçası ya da kendisi olması, kapitalizm öncesi toplumların ekonomik ve siyasi yapısından kaynaklanır. Köleci ve feodal toplumlarda halk, hiçbir hakkı olmayan, “ekonomi dışı zor ile sömürülen bir güçtür, sürüdür”. Yalnızca hizmet etmek ve üretimi gösterilen biçimde gerçekleştirmekle yükümlüdürler. Üretim sürecindeki rolleri, belli bir eğitim ve bilgilenmeye ihtiyaç göstermez. Üretimin ilkel ve kaba bir biçimde gerçekleştirilmesi, üretim araçlarının ve tekniğinin çok basit olması, ayrı ve özel bir eğitim gerektirmez. Bu basit yaşam ve üretim, bilgi edinme gereksinimini yaratmadığı için, üretimi geliştiren halk kitleleri, düşünsel etkinliklere sokulmazlar. Sokulmadıkları içinde, kendilerini kafaca yetiştirmeleri, yetkinleştirmeleri, geliştirmeleri olanaksızdır. Bu olanaksızlık, aydınların egemen sınıflardan, onun devlet örgütlenmesinin bir parçası ya da kendisi olmasından başka bir sonucu, doğal olarak yaratamaz.

Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmeye başlamasıyla birlikte, köken olarak egemen sınıfa dayansa da, direkt üretimle ilgili olan, içiçe olan aydınlarla, sistemin kendisine bağlı olduğu “aydınlar” arasında çıkar çatışmaları başgösterir. Bu çıkar çatışmalarına bağlı olarak, sistem içinde resmi kültürün ve ideolojinin yanında, bir de sistem dışı kültür ve ideoloji ortaya çıktı. Ortaya çıkan bu yeni ideoloji ve kültür ile mevcut sistemin ideolojisi ve kültürü, aslında üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın bir yansımasıydı. Feodal üretim ilişkileriyle kapitalist üretim ilişkileri arasındaki çatışma.

Bu çatışmadan, kapitalist üretim ilişkileri her geçen gün gücünü bir kat daha arttırarak çıkıyordu. Batıda rönesans, ya da aydınlanma çağı olarak adlandırılan bu dönemde burjuvazi, nispeten özgürleşen kitleleri, ekonomi dışı zor ile değil, ücretli kölelik sistemiyle sömürüyordu. Bu yeni koşullara uygun bir kültürel şekillenme gerekiyordu. Köleci ve feodal toplumlarda, tanrısal bir gücü olan efsane kahramanlarının yerini alan, her gün gördüğümüz, içimizden biri olan, sıradan insanlar, kahramanlaştırıldılar. Artık ne tanrıssal bir güce ihtiyaç vardı, ne de tanrı ve onun öğretilerine. Ancak, yine de, burjuvazinin gelişip güçlenmesine ve siyasal erki ele geçirmesine kadar, aydınlar, henüz bağımsızlıklarını kazanamamışlardı. Bağımsızlıklarını ve özgürlüklerini kapitalizmin gelişmesiyle beraber, burjuvazinin üstünlüğü kazanması ve devleti ele geçirmesiyle elde edebildiler.

Bu andan sonradır ki, burjuvazi yönetimde değişiklikler yaptı. Yönetimde bürokrasi denilen bir araç kullanılmaya başlandı. Bürokrasinin devlet örgülenmesinde ve yönetiminde bir araç olarak kullanılması, aydınların da ayrı bir toplumsal tabaka olarak ortaya çıkmasına neden

oldu.

Osmanlı’ya Bakış

“Batı toplumlarında aydınlar, burjuvazinin ekonomik olarak güçlenmesi oranında, ayaklarını bu sınıfa basarak yükseldiler. Onlar yükseldikçe, burjuva kültüre katkıları o derece etkili oldu. Yaratıcı oldular.”

Avrupa’da kapitalizm kendi iç dinamikleriyle gelişti ve kendi siste mini kurdu. Feodal üretim ilişkileriyle, kapitalist üretim ilişkilerinin çatışması bir öncekinin yenilgisiyle sonuçlandı.

Bu sınıflar çatışması, beraberinde kendi kültürünü ve ideolojisini de yarattı. Bu nedenle de gerek kapitalizmin egemen sınıfı burjuvazi, gerekse de onun kültür ve ideolojisini yaratan aydınlar kendi ayakları üzerinde durabildiler. Kendi yaratıcılıklarını geliştirdiler, bağımsızlıklarını ve özgürlüklerini koruyabildiler. Kapitalizmin kendi iç dinamikleriyle gelişmeyen, bu üretim ilişkilerini dışardan etkilerle özümsemeye çalışan bizim gibi ülkelerde

ise ne burjuvazi kendi kültürünü ve ideolojisini yaratabildi, ne de aydınlar egemen sınıftan bağımsız bir yapı olarak ortaya çıkıp, özgürlüklerini koruyabildiler.

Osmanlıda kapitalizm yeni yeni şekillenmeye ve iç dinamikler yeni hareketlenmeye başlamıştı ki, Avrupa kapitalist sömürgeciliğinin etkisi altına girdi, yarı sömürgeleşti. Yarı sömürgeleşme, Osmanlıda uç vermeye başlayan, ön koşulları oluşan kapitalist dinamiği, tam anlamıyla yok etti. Kapitalist gelişim, Avrupa kapitalizmin dürtüsü ve istediği biçimde geliştirildi. Bu durum, yerli burjuva sınıfının gelişip güçlenmesini önledi.

Osmanlı İmparatorluğu, özellikle ekonomik olarak, Avrupa devletleri gibi ve onlar ölçüsünde kendini geliştirmediği için, süreç içinde hem toplumda çözülmelere neden olmuş, hem de askeri üstünlüğünü yitirmişti. Savaşlarda alınan yenilgiler süreklileşince ve Osmanlı mülkü her geçen gün daralmaya, toprak kaybına uğradıkça, yöneticiler batı ile batılı tarzda rekabet ve mücadele etme zorunluluğunu kavradılar. Bu kavrayış onları, yenilik yapmaya yöneltti. Aynı teknik üstünlüğe sahip olmak için, batının o güne kadar biriktirdiği bilgilerin elde etmek ve bunlara sahip olacak bireyleri yetiştirmek üzere, harekete geçtiler. Öncelikle batıdan uzmanlar getirildi. Bu uzmanlara olağanüstü yetkiler verilerek otorite sahibi yapıldı. Bu uzmanların yerini alacak kişiler belirlenerek, yurtdışına okumaya gönderildi. Osmanlının Avrupa ülkelerindeki büyükelçilikleri, bu kişilerin her türlü ihtiyacını karşılamakla ihtiyacını karşılamakla yükümlü kılındı. Gönderilenler, yine sarayiçi ve saraya bağlı bürokrasiden olduklarından, pek fazla zorlukla karşılaşmadılar. Bu durum bir yandan da Osmanlı aydınlarının merkezi yapıyla çelişkiye düşmelerini, bu anlamda da kendi kimliklerini kendi başlarına kazanmalarını önleyici bir etmen oldu. Çelişkiye düşmemeleri, onları, devletle bütünleştirdi. İstisnalar dışında, aydınlar, aydın kimlikleri ile bürokrat kimliklerini beraber taşıdılar.

Gelişip güçlenemeyen burjuvazi, cılız ve toplumda öncü rol oynamaktan, batıdaki gibi feodal sınıflara karşı savaş açıp toplumu peşinden sürüklemekten, kısacası, kendi ideolojisini ve kültürünü yaratmak tan uzak kaldı. Ancak devleti ayakta tutabilmek için, hatta yaşatabilmek için batıdan kopya edilen ve ülke gerçekleriyle uyuşmayan reform hareketleri sayesinde, bizzat devletin içinde, devlet örgütlenmesine bağlı burjuva aydınlar yetişme olanağı buldular. Bu aydınlar daha çok sanatsal alanda ve askeri yapı içinde kendilerine yetişme koşullan bulabildiler. Yetişme koşullan nedeniyle de devlet yapısından bağımsız ve özgür bir irade gösteremediler. Hep devletle bütünleştiler. Yaptıkları, devletin bekaası için yeniliklerden öteye geçemedi. Bu yenilikler, reformlarda batı taklitçiliğinden başka bir şey olamıyordu.

Osmanlı’da aydın, saraya bağlı ve onun kopmaz bir parçası durumunda olmasına karşın, daima, burjuva sınıfın çıkarlarını savundu. Batıdaki gibi bir uluslaşma ve kapitalizmin iç dinamikleriyle gelişmemesi nedeniyle, aydınlar milliyetçi temelden de uzaktı. Milliyetçilikten uzak olmak ve saraya bağımlılık, aydınları, batıdaki kurumların ve değer yargılarının ithal edilmesiyle, devletin kurtarabileceği gibi bir anlayışa sürüklüyordu.

Bu halleri ile de Avrupa kapitalizminin himayesi ve desteğine sığınmış, onun Osmanlı’daki sözcüleri olmaktan öteye gitmeyen bir durumdaydılar. Doğal olarakta, Avrupa kapitalizminin çıkarlarını korur duruma düşmekteydiler.

Aydınlar, Osmanlı Devleti tarafından “aydınlaştırılmış” olmalarına karşın, edindikleri bilgilerin bir sonucu olarak, ister istemez zamanla devletle kendi aralarına belirli bir mesafe koymak zorunda kaldılar. Bu kaçınılmaz bir sonuçtu. Çünkü aydınlar edindikleri bilgilerle, yaşadıkları ülke koşulları arasında kıyaslamalara gidiyor, bu kıyaslamalarda onları, bulundukları ortama karşı, görece bir radikalliğe zorluyordu.

Yetişme koşulları gereği Avrupa ve Avrupa kültürü, gerek aydınlar ve gerekse saray için bir ideal olarak değerlendiriliyor, buna göre şekillenmek isteniyordu. Ancak, ülke koşulları ile bu ideal arasında derin uçurumların bulunması, tavır almada, yenilenme girişimlerinde daha radikal düşünmeyi gerektiriyordu. Ancak devlet örgütlenmesine, hantal ve çürümüş bir yapıyı barındırmasıyla, tutulan her yanının tel tel dökülmesiyle ve toplumdaki geleneksel yapıyla radikal tavırlar almak mümkün değildi. Böylece, hem devletin, hem de aydınların, hedefledikleri amaca ulaşmadaki birlikleri, bu amaca ulaşmak için kullanılacak yöntem ve politikada da ayrılıyordu. Anlaşmazlıklar, devletle bu aydınlar arasında kimi zaman sert tavır almaya kadar vardırıldı. I. ve II. Meşrutiyet bu anlaşmazlıklar sonucu ortaya çıkan çatışmanın bir yansımasıydı.

Bu dönemde aydınlar arasında, her ne kadar birbirlerinden etkileniyor ve birbirlerinin kimi görüşlerini alıyor olsalar da asıl olarak üç düşünce hakimdi. İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük.

İslamcılık, II. Mahmut döneminde ilk olarak, açıkça ortaya atılan bir “Osmanlı Milleti” yaratma düşüncesi, imparatorluğun bünyesinde barındırdığı tüm ulus ve etnik grupları tek bir çatı altında, Osmanlı çatısı altında bütünleştirmeyi amaçlayan düşünce akımıydı. Fakat bunun pratikte geçersizliği görülünce, bir millet yaratma yerine İslam birliği yaratma hedefine yönelindi. Panislamizm, Abdülhamit istibdadının resmi ideolojisi haline getirildi. Bu görüşe göre İslamiyet, yaşamı şekillendiren, yaşam kurallarını belirleyen, yön veren, halkçı ve demokratik bir yapıya sahipti. Bu kurallar çerçevesinde tekniğin Avrupa ülkelerinden alınmasını, ama maneviyat olarak islami kültürün benimsenmesini, tekniğinde bu manevi değerlerle bütünleştirilmesini; batı kültürünün ve değer yargılarının etkisi altında kalınmamasını savunuyordu. Yine islam birliğini bozmaya yarayacak olan, başta Türkçülük olmak üzere tüm ulusçu hareketlere ve anlayışlara karşı çıkılıyordu.

Kendi içinde bazı değişik düşünceler taşısa ve birkaç parça halinde olsalar da, en genel anlamıyla, islamcı düşüncenin savundukları bu çerçevedeydi.

Batıcılık düşüncesinin geçmişi bir uygulama ve görüş olarak islamcılık akımından daha eskilere uzanır. III. Ahmet döneminde askerlik ve toplum yaşamı alanında benimsenen batılı yöntemler ve davranış tarzları, III. Selim döneminde daha da pekişti ve sistemli bir hale geldi. Batı uygarlığının ve kültürünün bütünüyle alınıp benimsenmesini istiyorlar ve dinin, toplumsal gelişmeye engel olduğunu ileri sürüyorlardı.

Özel teşebbüse önem verilmesi, yaratıcı bireylerin yetiştirilmesi, bunun içinde, eğitimin batı standartlarında ve batıdaki gibi, çağdaşlaştırılması gerektiğini; kadın hakları yeni bir kültürün -batılı anlamda- yaratılması, yani manevi ve ahlaki olarak yeni değer yargılarının benimsenmesi gerektiği, batıcı düşünce akımını savunanların temel aldıkları konulardı.

Bu düşünce akımına daha sonraları bir kısım sosyalistler de katıldılar. Katıldılar ama, onlarda diğer batıcı düşünürler gibi, Osmanlı Birliğini koruyarak batılılaşmayı savundular.

Türkçülük akımı, 1860’lı yularda, daha çok da Rusya’da, müslümanlar arasında başlayan, giderek Osmanlıda etkisini bulan bir akün oldu.

Çarlık Rusya’sının ekonomik ve kültürel olarak Avrupa ülkeleriyle daha ileri düzeyde ilişkiler içinde olması, bu ülkede yaşayan müslümanlar arasında Ruslara karşı tepki doğmasına yol açıyordu.

Ne var ki bu müslümanlar, kendilerini, komşu müslüman ülke Osmanlı’ya da bağlı hissediyorlar, Osmanlılığı kabul etmi yorlardı. Bütün bunlar, Çarlık Rusyası’nda, özellikle Kafkaslarda yaşayan halklar arasında Türkçülük düşüncesinin doğmasına neden oluyordu. Doğan bu düşünce akımı Osmanlı aydınları arasında da etkili oldu.

Bu düşünce akımının önde gelen isimlerinden Ziya Gökalp’e göre, Osmanlılar ırk fikrini bir yana bırakmışlardı. Bundan ötürü onlara, Türk denemezdi ama Osmanlılar, çeşitli kavimleri kaynaştırmışlar ve yeni bir millet yaratmışlardı. İlerlemeden yana olmayan eski Osmanlıların yerini, ilerlemeyi benimsemeyen yeni Osmanlılar almıştı. Osmanlı “milleti”nin bir benzeri Amerikalılardı ve bu “millet”, “doğunun ilerleme sever Amerikalısı”ydı. Osmanlı vatanı da, “doğunun özgür ve ilerleyen Amerikası” olacaktı.

Gökalp’e göre “ideal toplum düzeninin, meslek örgütlerine dayalı bir halkçılık” olması gerekir. Toplumların gelişmelerinde sınıflı toplumların son bulacağı ve bu aşamadan sonra meslek örgütlerinin dayanışmasıyla sürdürülecek bir toplumsal sistemin oluşacağı varsayılır. Bu düşünce, korporatizm ve temelinde yatan dayanışmacılık, toplumsal sınıfların kaldırılmasını dolayısıyla sınıf mücadelesine dayanan sosyalist düşünceye soysalizme alternatif olarak ortaya atılıyordu.

Türkçülerin düşüncesine göre, Türklerin vatanı Turan denilen yerler bütünüydü. Türk kökenlilerin oturduğu, Türkçe konuşulduğu neresi varsa, bu yerler Turan ülkesi sınırlarını oluşturuyordu. Buna ulus vatanı de niliyordu. Bir de, müslümanlığın vatanı vardı ki, bu vatan unutulmamalıydı. Müslüman vatanı, tüm islam uluslarının bulundukları toprakları içeriyordu. Turan, bu islam vatanının bir parçasını oluşturuyordu. “Türkler, Türk yurduna ve Turan’a güzel bir sevgi ve ilgi duyabilirlerdi. Ne var ki, bu durum, küçük islam vatanı olan Osmanlı ülkesini ve büyük islam vatanını gözardı etmelerini, unutmalarını gerektirmezdi.” Çünkü, ulus, devlet ve ümmet yüce ve kutsal ideallerdi.

I. Paylaşım Savaşı ‘nın bitmesi ile Osmanlı’nın yenilgiyi kabul edişinin belgesi Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı dönemde, Marksist düşüncenin ortaya çıktığını, 1919’da Kurtuluş, 1920-25 yılları arasında Aydınlık adlı dergilerin çıkarıldığını görürüz. Şefik Hüsnü ve Sadrettin Celal’in çevresinde toplanan Aydınlıkçılar, Marksizmi mekanik bir şekilde uygulamaya çalıştılar. Marksizmin, Avrupanın gelişmiş ülkelerinin incelenmesi ve bu inceleme ışığında bu toplumların yapılarına göre belirlemelerde bulunması hesaba katılmadan onu bir şablon olarak almak ve topluma uygulamaya kalkmak, beklentilerinin hüsranla sonuçlanmasına yol açıyordu.

Anadolu’da, batıdaki anlamıyla, sınıf bilincinin ve dolayısıyla sınıf mücadelesinin olmaması; hatta kapitalizmin, emperyalizme bağımlı gelişirtirilmeye çalışılması; yarı sömürge olma durumunun göz ardı edilmesi, sosyalist görüşleri benimseyenler arasında doğru tahliller yapılmadan beklentilere girilmesi, hayal kırıklıklarını kaçınılmaz kılıyordu. Bu hayal kırıklıkları da, beraberinde parçalanmalara, bölünmelere yol açıyordu.

Cumhuriyet Dönemi

İnsana özgü her kavga siyasaldır. Siyasal kavgalar ise, hep iktidar içindir. İktidarı ve mutlaka yaşanan dönemin egemeni olmayı hedefler. Devrimci, aydın, yalnız geleneksel çevre için de iktidarla değil, yeni bir düzen, yeni bir ekonomik yapılanma ve bu ekonomik yapılanmayla uygun, onu karakterize eden bir kültür, en önemlisi de, bütün bunların içinde toplayan, yeni bir insan tipine ulaşmayı hedeflemek zorundadır. Bu hedefleri önüne koymadığında, ne aydın olmanın gereğini yerine getirmiştir, ne de devrimci olabilmiştir.

Türkiye’de aydın, özellikle Osmanlı’nın son döneminde, bir ayağı devletin içinde, onunla bütünleşmiş, bir ayağı batıda ama onu da yüzeysel bir biçimde kavramış, batının örnek aldığı kültür ve uygarlığını, ekonomisinden bağımsız olarak görmüş, ekonomik yapıya hiç bakmamış; bu nedenle de yüzeysel kalmış bir taklitçiden öteye gidememiştir.

Batıyı örnek alması ve ekonomik ilişkileri dışta tutması, onu kendi ülkesinden soyutlamıştır. Üstelik bir de Avrupa tahsili yapanlarla yapmayanlar arasında doğan hor görme, aşağılama kültürü, aydını halktan da koparmış, onu savurmuştur. Halktan kopukluk, aydını, düşündüğü değişiklikleri destek bularak, alt yapısını oluşturarak değil, halka dayanmadan, cuntalarla yapmaya itiyor. Başarılı olduğunda da, yaptığı yenilikler, halka dayanmadığı, halkta yeni kültür yaratmadığı için, zorla kabullendirmeye çalışıyor.

Örneğin Mithat Paşa; Osmanlı tarihinde ilk kez askeri okul öğrencilerini harekete geçirerek Padişah indiren ve yine aynı tarz hareketle iki padişahı tahta çıkaran örgütçü, yenilikçi bir aydındır.

Yine Tanzimat Fermanı, bir sultanın, inanmış bir avuç bürokratıyla yürüttüğü tepeden inme, bir yenilik hareketidir.

Ve her yeniliği benimseyen, doğal olarak, miras aldığı şeyleri yaratanları eleştiriyor, hatta yok ediyor.

Türk aydınlarında, genel olarak, bürokratik aygıt ve geleneksel yapı etkin olmuştur. Türk aydınlarının hareketini belirleyen bu bürokratik aygıt ve geleneksel yapıdır. Örneğin bürokrasinin –iktidarın değiştirmek istediği geleneksel yapıya, geleneksel ideolojiye vb. Karşı son derece katı, sert ve radikal tavır alan aydınlar, iş bu aygıtın değişimine, yenilenmesine gelip dayandığında, eleştiriyi bile kimi zaman yapmaktan çekinmiş, radikal tavır almaktan kaçınmıştır.

19. yüzyıl başından beri yaşanan kültürel değişimin de, aydınların yaratıcılıklarını kısıtladığını söylemek durumundayız.

Çünkü bu değişimin sonucunda, yerli kültürün yaşayan kaynakları da kurumuş, batıdan alman kültüre gerçekten ve derinlemesine nüfuz etmek, onu kavramak ve içselleştirmek pek mümkün olmamıştır. Bu nedenle de aydınların çabaları aktarmacı, taklitçi olmaktan öteye gidememiştir.

Aydınların yaratıcı olmamalarının ve devlete karşı daha yumuşak tavır almalarının bir başka nedeni de; “Türk aydınları, pratikte bürokratik kurumlar dışında geçimini sağlayabilecek durumda değildirler. Ekonomik bağımsızlığı olmayan aydın, doğal olarak, bürokratik kalıpları eleştirmemekte”, siyasal iktidara karşı radikal tavır almamaktadır.

Buraya kadar yazdıklarımız cumhuriyetin ilanı ve ilk on yılındaki aydınlarımızın halini anlatmak içindir. Çünkü, ilk on yılda aydınlarımız Osmanlı’dan kalma -İttihat Terakki içinde yetişmiş- yani yeni değil, yani Cumhuriyeti, nasıl olduğunu, nasıl olması gerektiğini, yeni yapılanmaları bilmiyor. Bu nedenle de yeni fikirleri süremiyor. İktidarı, elinde tutan etkin konumdaki aydınlar da, tıpkı mirasçısı oldukları aydınlar gibi, muhalefete ve yeni anlayışlara

müsamaha göstermiyor, tahamül edemiyor.

Cumhuriyetin ilk on yılma damgasını vurmasa da, aydınlar daha çok Aydınlık Dergisi ve bu dergiyi çıkaran Şefik Hüsnü çevresinde toplanmıştı. 1920’li yıllar da, bir yandan Sovyetler Birliği’nden etkilenme, bir yandan ulusal burjuva kurtuluş hareketinin başarısı ve cumhuriyetin ilanından sonra sosyalist bir kuruluşun beklentisi, bu aydın çevresini teorik karmaşıklığa, ne birinden ne ötekinden vazgeçmeyen, bir karar veremeyen açmaza sürüklüyor.

Bu dönem aydınının durumu çok zordur. Çünkü; kitaplarla, yaşanan gerçekler arasındaki uçurum, kendini hissettirmeye başlamıştır. Artık aydınlar, kutsallığına inandığı bir davanın adamı olmaktan çıkmış, vicdan olmaya başlamıştır. Aydının karşısında seçeceği iki yol vardır; ya kurulu düzenin yalanlarını bilimsel erimlerle mitleştirecek, yani düzenin adamı ve gerçeğin çarpıtıcısı olacak, ya da ezilenlerin yanında yer alacak, her haksızlığa karşı mücadele

verecek; halkın bilinçlenmesi, hak alma mücadelesinin mevziler kazanmasında görevler alacak.

Şefik Hüsnü ve çevresindeki aydın grubu ikinci yolu seçerek düzenin adamı olmayı reddederler, sosyalist düşüncelerini, çıkardıkları Aydınlık Dergisi’nde yaymaya çalışırlar. Ancak bu da savundukları fikrin özünü yanlış kavramaları itibariyle sadece tavırlarını olumlu kılar.

Kemalist hareketin ve cumhuriyetin egemenleri olan küçük burjuvazinin hiç bir eleştiriye tahammülü yoktur. 1925’lerde Aydınlık dergisi yasaklanır. Tüm sol düşünceye karşı bir savaş başlatır.

Örneğin Nazım Hikmet bu kovuşturmalara uğrayanların başındadır.

Aydınlık Dergisi’nin ve sol düşüncenin yasaklanması, bu düşüncedeki aydınların kovuşturmalarla karşılaşmaları, hapse atılmaları, dışarıda kalan, yine sol görüşlü fakat daha farklı yaklaşımlara sahip bir kısım aydını etkilese de, susturamaz. Yine marksist kavramlara dayanan, fakat daha ılımlı Kadro Dergisi’ni çıkarmaya başlarlar.

Şevket Süreyya, Vedat Nedim Tör, Burhan Belge ve daha sonra katılan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun çıkardıkları Kadro Dergisi kısa ömrüne rağmen, etkin ve büyük işler başaran bir yayın organı haline gelir. Bu yıllar yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın bir çok yerinde de gazete ve dergiler aracılığıyla örgütlenme çabaları vardır. Kadro Dergisi ve bu adla anılan aydınlar hareketi, bir yandan Kemalist ideolojinin oluşumuna katkıda bulunurken, diğer yandan da kemalist rejime sadakat ifade etmeyen tüm aydınların ve aydın hareketlerinin ortadan kaldırılmasına aracı olan bir yayın organına dönüşür. İlk yayın hayatına başladığı an ile geldiği nokta arasında büyük uçurumlar ortaya çıkar.

Kadro Dergisi bir yandan kemalist muhalefetin başını çeken aydınları yok ederken, sistem de kovuşturmalara uğratır, hapse atar diğer yandan da, kemalist ideolojinin bel kemiğini teşkil eden tek ulus ve sınıflardan arınmış, sınıfların olmadığı bir millet düşüncesini tüm topluma yaymaya, topluma yerleştirmeye çalışır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu düşüncelere katılmayan, benimsemeyen aydınlar, yüzyılların yoksulluğunun suçlusu ve sorumlusuymuş gibi, sanık sandalyesine oturdular. Sanık sandalyesinden kurtulmanın yolu, ceza almadan kurtulmanın kapısı olarak da önlerine, Kemalist inşa hareketine katılmayı koyuyorlardı.

Kadro Dergisi ve hareketi bu düşünceleri teorize edip, ideolojileştirmek ve benimsetmek için her milliyetçilik girişiminde olduğu gibi, “iç” ve “dış” düşmanlar yaratmıştı. Muhalefet de bu düşmanları oluşturuyordu.

1930’l ı yıllar, Kadro hareketinin önderliğinde başlatılan bu kampanyanın hemen yanında, farklı uygulamalarla da, kendini muhalif aydınlar üzerinde gösterdi hissettirdi.

1930’lu yıllarda Darülfünun bir kanunla kapatılarak yerine batılıtarzda üniversitelerin kurulması olayını da yaşadı. Bu kapatma ve açma olayı kemalist hareketin işini kolaylaştırıcı bir olaydı. Kemalist hareket, üniversitedeki aydınlara yönelik ilk pratik uygulamasını ve kendi dışında var olamayacaklarını, aydınlara bu olayla gösterdi.

Darülfünun bir kanunla kapatılıp, yerine üniversite açılırken, 150’den fazla öğretim üyesinin kadrosu “unutuldu”. Unutulma 150 öğretim üyesinin üniversite dışında kalması demekti, işsizlik demekti.

İşsizlikle, maddi sorunlarla karşılaşmaları, bu öğretim üyeleri ve diğer aydın çevrede bir hayli etkili oldu. Kemalizme muhalefet ederken bir çok aydın, bu aşamadan sonra, kemalizmin keskin savunucuları haline geldiler, kemalizme alkış tuttular.

1938’de yine marksist değerleri savunduğunu iddia eden, Kadro Dergisi’ni ve savunduğu görüşleri eleştiren, daha çok hümanist yanı ağır basan İnsan Dergisi yayın hayatına girdi. İnsan Dergisi’nde savunulan temel kavramlar, ülke somutuna dönüş, memleketçilik ve hümanist ideallerdi.

1939’da başlayan II.paylaşım savaşı, tüm dünyayı olduğu gibi, ülkemizi de sarsar. Ve bu sarsılış tüm ’40’l ı yıllara damgasını vurur. ’40’lı yıllar dünyanın büyük bir paylaşım savaşının içinde olduğu, sosyalizmle faşizmin hem cephede, hem de ideolojik alanda kıyasıya bir çatışma halinde olduğu yıllardır.

Bu dönem Türkiye aydınları arasında da, sınıfsal temelli bir savaşın yaşandığını görmekteyiz. Her ne kadar teorik temelleri yetersiz olsa da, aydınlar arasında, devletin tüm sivil faşist hareketin saldırılarına karşın, sosyalizmi savunanlar çoğalıyor.

Aydınlarımız, bu dönemde güzeli daha çok dışarda düşünüyor. Faşist Almanya ile Sovyetler Birliği arasındaki savaş yalnızca cephede değil, hapishaneden gazete sütunla rina, ve buradan uzun gece sohbetlerinin yapıldığı salonlara kadar, aydınlar arasında da yaşanıyor.

Dış faktör, Osmanlı’dan gelen dış duyarlılık birikimine de eklenerek, ülke içindeki gelişmeleri önemli ölçüde ihmal eden bir bakış açısına yol açıyor. Savaştan sonra Türkiye’nin başlamasına büyük katkıda bulunduğu soğuk savaş, bakış açısını daha da daraltıyor.

Türkiye’de de savaşın sürdüğünü belirtmiştik. Bu kavganın sahipleri; ya faşist Almanya’da buluyorlar kurutuluşu -Nihal Altsız, A.Türkeş ve iktidarda bulunanlar ya da Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizmde.

Sosyalizmden etkilenenler, elbette bu etkilenmenin bedelini ödemek zorunda kalıyorlar. Ya hapishane yolu gözüküyor onlara, ya da kovuşturmalar, sürgünler, işsizlikler. İnsan Dergisi de, üzerindeki ağır baskı ko şulları nedeniyle, sola açık kimliğinden büyük ödünler veriyor. Kısa bir süre sonrada kapanıyor.

1940’l ı yıllarda, ülkemizde belirgin ve bilinen aydınlar arasında Sabahattin Ali ve Aziz Nesin yer alır. Sabahattin Ali ve Aziz Nesin, düşüncelerini Markopaşa, adlı dergide yansıtırlar.

Bu derginin geçirdiği evreler ve süreciyle ilgili, Tavır’ın 13. Sayısında ayrıntılı bilgiler yer almıştı.

Aynı dönem, Türkiye’nin aydın hareketinde, kadın aydınların da önem kazandığı yıllardır. Tan gazetesinin faşist güruhça basılması, yayınlarının sisteme olan muhalefetinden ötürüdür. Ve sindirme amacını taşır. Keza aynı süreçte, üniversitelerde yeniden başlatılan tasfiye hareketinde de, kadın aydınların ön plan da tutulduğuna tanık oluruz.

Gerek Tan Gazetesi’nin basılmasında hedef seçilen Sabiha Sertel; üniversite tasfiyesinde, ilk tasfiye edilenlerden Behice Boran bu aydınların başında gelenlerdendir. Ve her ikisi de, muhalif olmanın bedelini yurtdışına sürgün edilmekle ödediler Sabahattin Ali ise bir kumpas sonucu ’40lı yılların sonunda katledildi. Devlet, muhalefetin önde gelen bir ismini yok etmeyi başarıyor. Ödünsüz bir aydın Sabahattin Ali, ödünsüzlüğünü canı pahasına ödüyor.

İlgili Yazılar