Bu sayımıza değişik bir tarz yazıyla başlıyoruz. Geçtiğimiz ay Türkiye’de önemli bir olay yaşandı. Bütün gazetelere küçük bir kutu halinde yansıyan bu olay, devrimci tutsakların bir adli tutukluyu öldürdüğü yönündeydi. Ama meseleyi öğrenince hiç de öyle sıradan bir konu olmadığını anladık. Öncelikle bu konuyla ilgili yapılan açıklamalar dikkat çekiciydi. Sonra, bu konuyu, bu olayı bire bir yaşayanlara ulaşarak açmaya çalıştık. Ortaya koca bir kontra örgütlenmesi çıktı. Peki bu konu, bizim dergimizin yayın anlayışına uyuyor muydu? İlk etapta hayır!

Ama savunduğumuz düşünceleri, tüm okurlarımız bilir. Kayıplar, katliamlar bu dergi sayfalarına sıkça konu olmuştur. Bu sefer yarı haber, yarı röportaj bir yazıyı sizlere ulaştırıyoruz.

Kaybedilenler nereye gömüldü. Nasıl kaçırıldılar, kim kaçırdı, kim kaybetti? İşte bu soruların cevapları…

Adı: Turan Ünal

Görevi: Tim 03 isimli JlTEM’de görev yapıyor.

Basmın, Susurluk takipçilerinin gündemine bile almadığı bu kişinin öldürülmesi, yaşadıkları, katliamları bir solukta okuyacağınızı umuyoruz.

Tim 03’te çalışmaya başlayalı üç yıl olmuştu… Beraber görev yaptığı bir çok arkadaşı gibi kendisinin de harcanabileceğini düşünmeye başlamıştı. Son olarak yaptığı “dernek ve halk kütüphanesi kurup, devrimci örgütlere sızmak” işinde de başarılı olamamıştı. Bu görev, Tokat köylerinde çalışma yapmak üzere kendisine verilmişti. Timdeki hemen herkes bolca paranın döndüğü uyuşturucu kaçakçılığı işinde “görev” alıyordu. Diğerleri de bu işin içinde yeralmak için can atıyordu. Onu bundan da çekmişlerdi. Kesinlikle kendisine güvenilmediği duygusu içini kemiriyordu… Ne yapmıştı da güvenlerini zedelemişti? Acaba bir yerden bir yere götürürken emanetin içinden çektiği beş on bin doların mı farkına varmışlardı? Yoksa verilen mektupları okuduğunu mu hissetmişlerdi? Ya da bilmediklerini sandığı başka şeyleri de mi biliyorlardı?

Kendisine artık güvenilmediği çelişkisi onu yiyip bitiriyordu. Güvenmemeleri için bir sebep de “Alevi” olmasıydı. Kendisi böyle düşünüyordu. Alevi olmak, sola yakın olmak, haksızlıklara karşı çıkmakla özdeşleştirilmiyor muydu? Bunlar aklına geldikçe baştan beri güvenmediklerini düşünmeye başladı. Yaptıkları, üstlerinin yaklaşımları bir film şeridi gibi aklından geçmeye başladı. Yoksa hepsi rol mü yapıyordu? Kendini pohpohluyorlar mıydı? Hayır bu kadar olamazdı. Kendine kişisel olarak güvenen mutlaka vardı. Kolay kolay harcayamazlardı. Bunları düşünürken aklına birlikte böyle harcadıkları insanlar geliverdi. Niye kendini de ortadan kaldırmasınlardı ki… Her an ortadan kaldırılabileceği kaygısını, endişesini taşımaya başladı…

Bir çıkış yolu aramaya başladı kendince. Bir çok eğitimi birinciliklebitirmişti. Bu güvenle hareket etmeye çalışıyordu. Mutlaka bir çıkış yolu bulacaktı. Teşkilatın kendi timi için söylediği “şantajla para alma” işi geldi aklına. Tim olarak şantaj yapacakları kişinin dosyasına bakmışlar, üzerine çalışmışlardı. Tek başına yapamaz mıydı ki? Yapabilirdi. Evet buradan para bulabilirdi. Az buz para değildi alacakları. Bu parayla yurt dışına kapağı attımıydı artık kimse bulamazdı kendisini. “Mütevazi” bir yaşam kurabilirdi. Pasaportmuş, kimlikmiş sorun değildi, kendisi yapabilirdi bunların sahtesini. Havalimanlarının güvenlik amirlerini de tanıyordu zaten. Kendisine bir şey diyemiyorlardı. Nerden bileceklerdi teşkilattan kaçtığını… Ama yine de tedbirli olmak gerekirdi. Kendisini yurtdışına çıkana kadar yurt içinde sanmalıydılar. Bunun için İstanbul, Ankara, İzmir’de genelde kaldığı büyük otellerde rezervasyon yaptırması yeterliydi. Nasıl olsa burada kimlerin kaldığı, rezervasyon yaptırdığı, anında teşkilata gidiyordu. Yaptığı planı hoşuna gitti, teşkilat kendini ülkede sanırken, o yurt dışında bir iki ülke değiştirerek izini kaybettirebilirdi. Üç tane yabancı dil bilmesi bir avantajdı. Orada rahat rahat yaşayabilirdi. Ama işler istediği gibi gitmemişti ve beklediği paraya ulaşamamıştı.

Ne yapacağını bilemiyordu. Teşkilatın arabası ile direksiyon başında yol alırken, “Şimdi teşkilat bana kızacak, güvensizlik varsa pekişecek, yoksa bile oluşacak” düşüncesi beynini kemiriyordu. Haber vermeden kendi başına, kişisel menfaatleri için yapılan işlere üstlerinin nasıl kızdığını biliyordu. Tek başına bu bile ortadan kaldırılması için yeterliydi.

Kendini hurdahaş arabanın 20 metre ötesinde yerde yarı baygın halde iken jandarmalar uyandırdı. Gerçekten de düşündükleri gerçekleşmişti. Foyası çıkmış ve teşkilattan tasfiye edilmişti. Şimdi tutukluydu. Adli bir suçtan tutuklu. ’98 yılının Kasım ayında Ulucanlar’daki hapishaneye getirildi. Müdür “Hasmın var mı, can güvenliğini alalım” diye sordu. Anlamıştı müdürün durumunu bildiğini.

“Hasmım var” dedi.

“O zaman dilekçeni yaz seni koğuşlara değil, tek kalacağın bir yere verelim” cevabını aldı.

Hücresine gitmek için aşağı kata indiğinde yabancı gelmeyen bir yüzle karşılaştı. Hücresine girdiğinde ise her hareketinin denetlendiğini fark etti. Bir kaç gün sonra diğer mahkumlarla görüşmeye başladı. Niye teşkilattan müdahale etmemişler, kendisini çıkarmamışlardı. Bir türlü anlam veremiyordu. Kullanılıp bir kenara atıldığını düşünmeye başladı. Teşkilatın kendisini çıkaramaması gibi bir ihtimal söz konusu olamazdı. Kendisi de özel seçilmiş bir timde olduğu için teşkilatın kendisine ceza vermiş olduğunu hissetmeye başladı. Öldürmek isteseler öldürebilirler, rahatlıkla ortadan kaldırabilirlerdi Kendisi teşkilat adına defalarca bu tür işleri yapmamış mıydı?

Hücresinde durumu değerlendir dikten sonra yeni bir plan yaptı kafa sında: “Devrimcilerle ilişki geliştirebileceği görüntüsü vererek teşkilata şantaj yapmak.” Bunu nasıl yapacaktı. Her hareketi izleniyordu. Devrimcilerle görüşse her şeyi anlatabileceği kaygısına kapılabilirlerdi. Nasıl olsa görüştüğü kesin iletilecekti. Bu plan yattı kafasına… Birkaç gün sonra müdür mahkemeye giderken odasında “devrimcilerle görüşme” dedi. Anlamıştı bilgi gitmişti teşkilata. sonra ilginç bir gelişme yaşandı. Mahkemesi çok hızlı işlemiş ve iki ayda bitmişti. Ceza almış, Çankırı Hapishanesi’ne sevki çıkmıştı. Ocak ayında geldiği bu hapishanede de devrimcilerle görüşme imkanı vardı. Ceza verdirseler de aynı planını sürdürmeye karar verdi. Bunun için öncelikle hapishanede izlenip izlenmediğini, kimlerin izlediğini netleştirmeliydi. Hapishaneyi tanımaya, insanları gözlemlemeye başladı. İzlendiğinden emin olamadı ama bir şekilde teşkilata bilgi gideceğini düşünüyordu.

Gece ve karanlık çöküyor hapishaneye… Gökyüzünde belli belirsiz parlayan yıldızların önüne bulutlar geçiyor. Kayboluyor gökyüzünde yıldızlar. Bakıldığında insanın içini ısıtan, dertlerine ortak, umuduna yoldaş olan ışıklar… Gecenin karanlığını yırtan yıldızlar.

Vatan kan içinde. Vatan düşman çizmeleri altında eziliyor. Karanlık bulutlar dolaşıyor vatanımız üzerinde. Bir yandan kan kusarken kan emicilerin namluları, bir yandan da tutup kollarından atıyorlar yiğitlerimizi, karanlık kör dehlizlere ve kayboluveriyor bir yıldız daha gökyüzünden. Sormadık yer, çalmadık kapı bırakmadık. “Bizde Yok” diyorlar. Onlar “Bizde yok” dedikçe gökyüzünde kaybolan yıldızların sayısı arıyor birer ikişer.

Analarımızı görüyoruz ak mı ak eşarpları ve kızıl bantlarıyla. Ellerinde resimleri, dillerinde oğullarına, kızlarına, eşlerine yaktıkları ağıtlarıyla yırtmak için karanlıkları, çıkmak için aydınlığa, çırpınmaktalar durmadan. Kar kış, yağmur çamur demeden, cop ve dipçik alfanda işkence tezgahlarında, İstiklal Caddesi’nde ve her yerde, her şeye rağmen kayıplarını arayan analarımızı görüyoruz…

Galatasaray Lisesi’nin önü ve karanlığı yırtan çığlıklar…

Tutsakların Anlatımı: “Ben de oradaydım” diyor birden. İğreniyoruz karşısında, o konuşurken. Ama yüzümüzdeki acı tebessümü sunarak “anlat” diyoruz…

“’96 Temmuzuydu. Habitat süreciydi. O zamanlar Cumartesi Anneleri eylemlerini yoğunlaştırmıştı. Yabancı ülkelerden gelen insanların bu eylemleri görmemesi, niçin böyle eylemler yapıldığını sormaması için İstanbul’a gittik. Birkaçını takip edip aldık. Ve biraz hırpaladıktan sonra tehdit edip bıraktık…”

Bu kadar rahat ve pervasızca anlatmasına şaşırıyoruz doğrusu. Acı ve nefretle yoğrulmuş tebessümü eksiltmeden bakıyoruz ona… Gözleri, kulakları, ağzı, burnu, kolları, bacakları, vücudu bir insana benziyor. Ama geceleri kan emerek beslenen bir yarasadan daha çirkin ve vahşi gözüküyor. Göz göze geliyoruz. Feri sönmüş derler ya… Gözleri göz değil, konuşuyor ama insan değil, hareket ediyor ama canlı değil… Öyle bir yaratık ki bu, kaybettik derken gülebiliyor. Sıradan bir anısını anlatır gibi anlatıveriyor yaptıklarını.

“Metini tanıyorum” diyor. Bir şeyler boşalıyor içimizden onun sözlerini dinlerken, yüreğimiz akıp gidiyor.

“Hangi Metin” diyemiyoruz.

“Tamam git, yarın gelirsin konuşuruz” diyoruz. Öfkemizi belli etmemek için sıksa k da kendimizi, yine de sesimizdeki kini gizleyemiyoruz.

Ertesi gün kapı açılıyor… İri cüssesi ve iğrenç gülüşüyle içeri girdi. Voltaya çıkıp, konuşmamıza devam ettik.

“Metini nereden tanıyorsun?”

“Gazetede resmini gördüm” dedi, ilk önce. Sonra tarif etti; nasıl güldüğünü nasıl konuştuğunu, nasıl yürüdüğünü… Hemen her özelliğini anlatıyor, şaşırıyoruz.

“Bir resimden bu kadar ayrıntı çıkar mı?” sorumuza sustu, hiç cevap vermedi.

Artık sabrımız taşmıştı. Üslubumuz da sertleşmişti.

“Bugüne kadar bir oyun oynadık.. Artık bırakalım oyunu. Yalan söylediğini biliyoruz. Şu ana kadar anlattıkların seni öldürmemiz için yeterli. Ancak bizim amacımız bu değil, her şeyi anlat ve adaletimize sığın… Başkaları acı çekmesin, başkaları kaybolmasın artık…” dedik.

Şaşkın ve ürkek bir yüz ifadesiyle baktı. Burnundan soluyordu. Yaptıklarını anlatırken sanki o anı yaşıyormuş gibi nefes alış verişleri artıyor, elleri hareketleniyordu. Önce “Anlatamam” diyordu. Biz de, kendisine “Yaz o zaman” dedik. “Olmaz” cevabını verdi. Üç yıldır işkencehanelerde, karanlık dehlizlerde “devleşen” katil, o kadar küçüldü ki, sesi zor çıkıyordu. “Ailemi öldürürler” dedi birden. Kan beynimize sıçramıştı. Ya biz. Ya bizim ailelerimiz? Ya bizim analarımız? Onlar ölmüyor mu? Kaybolan evlatlarını ararken, işkencelerden geçirilirken, kayıpların, katliamların sorumlularının kapılarından kovulurken ölmüyor mu bizim ailelerimiz? Onlar her gün ölüyor… Bu düşünce, öfke kanı beynimize çıkarmaya yetmişti.

“Ya bizimkiler, kaybettiğin insanlar, işkence tezgahlarından geçirdiğin analar? ” diye bağırdık.

Sustu, yutkundu, konuşamıyordu… “Ben” diyor, devamım getiremiyordu. “Git ve düşün, bu kadar yük sana ağır gelir. Vicdanın rahat gezemezsin, artık bitirelim bu işi.” dedik.

“Tamam düşüneceğim” deyip ayrıldı koğuştan.

Her geçen gün parça parça verdiği bilgiler artık karanlık portreyi yavaş yavaş ortaya çıkarmaya başlıyordu. Kimbilir bu karanlığın içerisinde kaybolup giden kaç insan var? Neler gün yüzüne çıkacak? Bildiği herşeyi öğrenebilmek için, ’95-’98 arası yaşanan işkence katliam, kaybetmelere bir kez daha bakıldı. Bunlar sorulacaktı. Sorulmalı ki karanlıkta kalanlar artık güneş yüzü görsün. Soralım bunları ki hesap sorulsun, kan emicilerden.

“Acaba kaçtı mı? Ürküttük mü onu?” diye düşünürken birden havalandırmada beliriverdi. Yine yüzünde o aşağılık gülümseme ve mide bulandıran espirileriyle. “Merhaba” dedi. Bu kelime ilk kez bu kadar donuk, bu kadar soğuk, bu kadar iğrenç geldi bize.

“Ne oldu, düşündün mü? Kararını verdin mi?” sorumuza, “Tamam yazacağım” cevabım aldık. Hiç vakit kaybetmeden yazmasını istediğimiz konuların başlıklarını kendisine verdik biz de. “Neden anlatmamla yetinmiyorsunuz?” diyor, her şey artık onu kuşkulandırmaya, tedirgin etmeye başlıyordu.

Ve yazılar peş peşe gelmeye başladı. Yazıların her satırında kan damlıyor. Kayıplar, infazlar, işkenceler, kaçırmalar, insan devşirmeleri, uyuşturucu kaçakçılığı ve bütün bunları organize eden kontrgerilla ortaya çıkıyor. Bir yandan yazıyor, bir yandan da verdiği yazılar üzerine “sohbetlerimiz” devam ediyor.

Kurnaz sanıyor kendini. Diğer taraftan gelebilecek bir tehlikeyi bertaraf edebilmek için, şantaj için bize yanaşmıştı.

Ve bu yüzden öldürülmeyecek kadar bilgi vermeye çalışıyor. Herşeyi anlatıyor, en ince detaylarına kadar iniyor f akat kayıplar konusunda “Biliyorum ama ben içinde yoktum” diyor. Gizlemeye çalışıyor. Anlatırkenki ses tonu, hareketleri ve davranışları “Ben yaptım” diyor. İnkar etmesi sabrın sınırlarını zorluyor, öfkeye gem vurulmaz hale getiriyor.

Perpa’da kaybedilen Erdoğan Şakar’ın kızı ile geçen bir anımızı anlatıyoruz. Ve peşinden şunları söylüyoruz;

“Bırak artık oyun oynamayı. Bizim ne düşündüğümüzü biliyorsun, yalan söylediğini bildiğimizi biliyorsun. Samimi ve açık olduğun sürece korkma. Bugüne kadar vermiş olduğun bilgiler bile seni öldürmemiz için yeterli. Bunu defalarca söyledik sana. Nereye kadar kaçacaksın? Haydi burdan gittin. Bu karanlık, ölene kadar senin peşinden gelmeyecek mi? Neden aydınlatmıyorsun artık? Karanlık içinde yaşamayı çok mu seviyorsun? Birazcık da olsa insanlık adına bir şey kalmışsa anlatman gerekir. ‘Vicdan azabı çekiyorum’ diyorsun. Vicdanını, ancak yaşadıklarını gönüllüce anlatarak rahatlatırsın.”

Ağlamaya başlıyor. İki saat geçiyor, ağlaması devam ediyor. Normal bir insanın gözyaşları değil bu, insanlarımızın kanları adeta. Hiçbir şey söylemeden beklemeye ve onu seyretmeye devam ediyoruz. Normal zamanda ağlayan bir insanın karşısında bu kadar soğuk duramazdık. Ama insan değildi bu. Ağlaması bile iğrenç geliyordu. Başını hiç kaldırmadan hem ağlıy or, hem de şunları söylüyordu yere bakarak;

“Şimdi ben sizin gözlerinizin içine bakarak nasıl konuşabilirim. Siz onlara anne, kardeş, eş, yoldaş diyorsunuz. Ben sizin yüzünüze bakarak annenizi, kardeşinizi, yoldaşınızı, nasıl kaçırdım, işkence yaptım, kaybettim diyebilirim ki? Bunu benden beklemeyin.”

Kendi içerisinde bir hesaplaşma mı yapıyordu? Yoksa oynadığı oyunun bir parçası mı?

“Metin’i ilk kez Ankara Yenimahalle JlTEM’de dosyadaki resimde gördüm” dedi. Ve anlatmaya devam etti. “Kim ne kadar örgüt içinde etkin, kim kişiye göre örgütlenme yapıyor, ya da kimi kaybedersek, o bölgede moral bozukluğu ve örgütü, devrimciliği bırakanlar artar? Bunları hesaplıyor ve ona göre liste yapıyorduk. Daha sonra listedeki isimlerin dosyasını hazırlayıp işe başlıyorduk. Metin’in seçilmesinin nedeni Bergama’daki halk örgütlenmesinin başını çekmesiydi. Dördünü de aynı gün İzmir Alaçatı’da aldılar. Bir ay boyunca İzmir Foça’da askeri alan içerisinde bulunan kontrgerillaya ait binalarda sorguladılar. Daha sonra İzmir Hatay Üçkuyular’daki yine kontrgerillaya ait binada üç gün beklettiler. Kolları ve bacakları kırılmıştı. Hepsi ağır işkenceler görmüşlerdi. Ama hiçbiri konuşmamıştı. Bu nedenle onları kaybettikten sonra hiç başka operasyon olmadı. Daha sonra dördünü, küçük kamarası olan bir balıkçı teknesine ilaç ile uyuşturulmuş halde bindirdiler. Tekneye bindiklerinde kendilerinde değillerdi. İki tekne vardı. Birinde onlar, diğerinde bizimkiler. Ve Seferihisar açıklarında onların bulunduğu tekne batırıldı, diğer tekne ise geri döndü. Daha sonra bu operasyonun kutlaması FLY-INN eğlence merkezinde bütün timlerin bulunduğu bir halde yapıldı.”

Anlatırken işkencenin nasıl yapıldığını elleriyle tarif ediyor, yüzü geriliyor. Sanki işkenceyi yeniden yapıyormuş gibi davranıyordu. Herşeyi anlatıyor bütün detaylara giriyor ama, bunlar bilgim dahilinde olan şeyler ama ben yoktum diye eklemeden edemiyordu.

Diğer kaybedilen insanları nereye gömüyorsunuz?” diye sorduk.

“Bir kısımını Bayrak Garnizonu arazisine, bir kısmını Haşemoğlu İnşaat’ın yaptığı binaların -çoğu emniyet binası- temellerine gömüyoruz. Ya da devlete ait veya devletle ilişkisi olan asit kullanılan petrol yan ürünlerinin işlendiği fabrikalardaki asit kazanlarında eritip yok ediyoruz. Bu yüzden hiç bir zaman kayıpları bulamazlar. Kendi içimizde, insanların kaybedildiği bu yerlere ‘Çukur’ diyoruz.”

En son verdiği yazıda adam kaçırmaktan işkenceye, kaybetmekten katletmeye, uyuşturucu kaçakçılığına kadar tüm suçlarını itiraf etmiş, suç ortakları hakkında da bilgi vermişti. Yine duruşma diyerek Adliye’ye götürüldüğünü, orada savcının odasında eski timindeki iki kişi ile görüştüğünü öğreniyoruz. Bunu kendisi de anlatıyor. Güven vermeye çalışıyor aklınca. İkili oynuyor.

Uzun uzadıya konuşmaya gerek kalmamıştı. Süre uzadıkça ölüm korkusu tüm vücudunu sarıyordu. Bu da kaçması için yeterli bir nedendi. Böyle bir insanı elimizden kaçırmamalıydık. İşlediği bunca suç cezasız kalmamalıydı. Pazar günü gelecekti ve son noktayı koyacaktık.

Artık suçu kendi itiraflarıyla sabitleşmiş bu halk düşmanı katile işlediği suçları ve f aşist devleti teşhir edebilmesi için bir fırsat vermek istiyorduk. Bu nedenle suç duyurusunda bulunup kontrgerillayı teşhir etmesini isteyeceğiz. Bunu kabul ederse onun pis canını bağışlayabilirdik.

Turan Ünal saat 10:00’da koğuşumuza geldi. Biraz volta attıktan sonra koğuşa çıkardık. “Kahvaltı yapmadım” diyor. Kahvaltı hazırlayıp çay demliyoruz. Bir yandan kahvaltı yaparken diğer yandan konuşuyorduk. “Kontrgerillayı kamuoyu önünde teşhir etmesini istiyoruz.” “Bunu kabul edemem” diyor. “Neden?” diye soruyoruz. “Ailemi yok ederler” diyor. Israrla kabul etmesini istiyoruz, inat ediyor. “Hayır” diyor. Düşünmem gerekir diyor. Zaman kazanmaya çalışıyor kendince. Her geçen dakika onu daha da tedirgin hale getiriyordu. Sonra ölümden bahsetmeye başladı. “Ben ölmekten o kadar korkmuyorum” dedi. Ama daha lafını bitirmemişken arkasından çay getiren yoldaşımızın ayak seslerini duyunca birden irkildi. Müthiş bir panik yaşıyordu.Üç yıl boyunca devrimcilerin işkencesine girmiş, onları sorgulamıştı. Şimdi ise tam tersi bir durum yaşanıyordu. “Nasıl bir duygu” diye sorduk. “Şimdi sorgulanan sensin” denilince sesi titriyordu. “Ben” diyor, “Nasıl sorgulama eğitimi aldıysam, sorgulanma eğitimi de aldım, beni burada lime lime kesseniz bir kelime bile söylemem istersem…”

Cezalandırılacağını anlamıştı. Son çırpınışlarım sergiliyordu. “Gideyim, bir duş alayım, düşüneyim, yarın devam ederiz” diyor. “Olmaz” dedik. “Bu iş bugün bitecek ve sen bugüne kadar anlatmadığın şeyleri de anlatacaksın, koğuşuna gidemezsin…”

“Volta atmak istiyorum” diyor. Havalandırmaya indiriliyor. Volta sırasında sürekli ölümden kokmadığından dem vursa da gözleri sürekli kapıda. Bir fırsatını bulsa kaçacak. Ama her yer kapalıydı Onun için, kapıları tutmuştuk…

Biraz masa tenisi oynadıktan sonra akşam yemeği için havalandırmada kurulan masanın birine oturduk. Son yemeğini yiyecek biraz sonra. Her zaman ukalaca konuşan, gülen, basit espriler yapan katil gitmiş, yerine ölüm korkusu bütün vücuduna nüfus eden zavallı biri gelmişti. Yüzüne “masum” bir ifade vermeye çalışsa da sesi kısılıyor “Ne olur öldürmeyin beni” der gibi gözlerimizin içine bakıyor.

Yemekten sonra koğuşa çıkarılacağı söylenince, “Havalandırmada dursak” dedi. “Hayır olmaz, konuşmamız gereken daha çok şey var, yürü gidiyoruz.” dedik.

İdam sehpasına çıkar gibi koğuşun merdivenlerini birer ikişer çıkarken her adımında dönüp geriye bakıyor.

Saat 18:00’e gelmek üzereydi. Son kez sorduk, “Anlatmadığın, sakladığın şeyleri anlatacak, kamuoyu önünde kontrgerillayı teşhir edecek misin?”, “Hayır, düşünmem gerek” diyordu. Artık sona geldiğini anlıyor… Sürekli sağına soluna arkasına bakıp duruyor, kimseyi göremediğinde biraz olsun rahatlıyor.

Önüne, yazdığı kağıtlar konuluyor. Ve “İmzala bunları” deniliyor. Şaşırıyor, imzalamak istemiyor. İmzalaması için kağıtlar önüne tekrar itiliyor. “Beni öldürecek misiniz?” diyor. “Herşeyin bir bedeli vardır. İmzala yazıların altını…” Çaresiz imzalıyor. “Nasıl kıydın onlara, hiç mi vicdanın sızlamadı senin, değer miydi para için halkına karşı savaşmaya” sözümüze susup bir şey söyleyemedi.

Tutsakların anlatımı daha da sürüyordu. Bu anlatımların içinde son dakikaya kadar tüm ayrıntılar var. Ama bunları yayınlamayı çok gerekli görmüyoruz. Turan Ünal, kamuoyuna açıklamayı kabul etmese de bu gerçekler dergimizin yayınıyla halka ve bir çok kesime ulaşacak.

Sorumluluk hisseden herkesin kayıpların peşine düşeceğini umuyoruz. Bu timler kimdir, nedir açığa çıkarılmalıdır.

İlgili Yazılar