eçen yıl henüz olağanüstü hal ufuklarda görünmez iken, Balıkesir’de bir kültür merkezinin basılıp kapatılmasıyla başlamıştı 2016 yılı.

Neydi suçları? Oyunlar sergilemişlerdi. Müzik resitallerine sahne açmışlardı. Çocukların ve gençlerin sanat eğitimi için etkinlikler düzenlemişlerdi. Bütün bunlardan ötürü, kapılarının üzerini koca bir mühürle mühürlemişti devlet onların.
Biz “nasıl olur” diye bakıp dururken, İstanbul Şehir Tiyatroları da ilk kıyım denemesini gerçekleştiriyordu.
Bir oyuncu sessiz sedasız kolundan tutulup kapı önüne konuveriyordu. Adı Çimen’di. Tanınmış bir sanatçı değildi. Onun kapı önüne konmasına pek ses çıkartılmadı. Onunla yan yana sahnede duranlar bile tepki göstereceklerine, “kim bilir ne suçu vardı?” sessizliğine bürünüverdiler.
Sanat alanına darbeler iniyordu ama alanın bir sahibi, ses çıkaranı olmadığı için, ilgili kurumlar kuru bir bildiri yayınlamakla yetiniyor. Geri kalanlar ise, “biz onun için ne yapabiliriz ki?” çaresizliği içinde uzaktan bakıp duruyorlardı.
Kurt ise bu dumanlı havayı seviyordu.
Güvenlik güçlerinin 70’li yıllarda başlattığı, 80 ve 90’larda sokaktan adam kaçırma ve faili meçhul oluşturma yöntemi, bu kez bir heykele uygulandı. Tophane Parkı’nda yıllfardır uğramadığı saldırı kalmayan Muzaffer Ertoran’ın “İşçi Heykeli” faili meçhul güçlerce parktan çıkarıldı ve kaçırıldı. O gün bugün izi tozu bulunamadı. Heykeltraşı belki hayatta olsa, o da evladı yok edilmiş anneler misali sokaklara düşer evladını aramaya koyulurdu. Ama ne yazık ki heykeltraş da ölüp gidivermişti. Tophane Parkı’nda yıllardır duran bir heykel, bir yıldır ortalıkta yok. Ne yazık ki onu arayan da yok.
Olağanüstü hal gelmeden aylar önce Grup Yorum için olağanüstü günler başlamıştı 2016 yılı başlarında.
İki müzisyen yolda yürüyebilir mi bu ülkede? Bu soruya herkes “evet bunda ne var” diye sorabilir. Grup Yorum üyesi iki müzik adamı da böyle düşünerek yürüyorlardı yolda, geçen yıl bu zaman. Birdenbire gözaltına alındılar. Hatta birinin kolunu kırdılar yolun ortasında. Bir süre hapis yattılar. Sonra salıverildiler. Ortada olağanüstü hal falan yoktu. Ama Grup Yorum için ülkede durumlar otuz yıldır olağanüstüydü zaten.
İzmir’de bir şair, liseli gençlerle sohbet için davet edilmişti. Şair Şükrü Erbaş, bu davete çok sevinmişti. Gençlere son yazdığı şiirlerini okuyacaktı, ancak, okul kapısında kendisine bir yasak bildirildi. Güvenlik güçleri şairin şiirlerini oturarak okumasına karar vermişti. Peki şair coşup da şiirini ayağa kalkarak okursa ne olacaktı? Güvenlik güçleri ona da karar vermişlerdi; tutuklanacaktı.
Yılın ilk üç ayı geçtikten sonra sanatsal yasaklar salgın bir hastalık gibi ortalığı ve her tarafı sarmaya başladı.
İstanbul Üniversitesi’nde okuyan bir kız öğrenci. Elinde kemanı ile okula geldi. Kapıda güvenlik güçleri üstüne çullanıp kemanı elinden alıverdiler.
Okula müzik enstrümanı ile gelmek yasaklanmıştı ama öğrenci Büşra’nın bundan haberi yoktu. Yasağı mı kim koymuştu? İşte bunun adresini de tam bilen yoktu.
Oyuncu Füsun Demirel, ülkenin köklü gazetelerinden Cumhuriyet’le bir söyleşi yapıyordu. Sanat muhabiri Ezgi Atabilen, onunla değişik konular üzerine söyleşirken, birden, “Oynamak istediğiniz bir rol kaldı mı?” diye soruverdi. Ülkede onlarca yayın organında, oyuncularla yapılan söyleşilerde defalarca sorulmuş bir soruydu bu. Demirel bu soruya “Çok var. Mesela o dağlardaki gerilla kızları oynamayı çok istedim. Belki bir gerilla annesi olurum artık ya da anneannesi” diye yanıt verince, kızılca kıyamet kopuverdi. Önce oynadığı dizi “Aile İşleri” bir haftalığına durduruldu, ardından Demirel, malum makamların emri ile diziden çıkarıldı.
Olağanüstü hal gelmeden önce, sanat alanına yapılan darbeler bunlarla sınırlı kalmadı. Üniversitelerde her türlü sanatsal etkinliğe yönetimler engel koydu. Yapılan festivallere salon verilmedi. Nisan ayında yine hedefin başında Grup Yorum vardı. Bir ay önce Grup Yorum’ la çalışan halk korolarının etkinliğine konulan yasak, bu kez kaç yıldır yapılan ve milyona yakın izleyicinin katıldığı “Bağımsız Türkiye” konserinin önüne çıktı. Yasağı tanımayan Grup Yorum elemanlarına gaz bombalarıyla saldırıldı. Bütün engellemelere karşı türküler susmadı, halaylar sürdü!
Denizli’de 32 yıldır yapılan bir tiyatro festivali uydurma gerekçelerle engellendi. Roboski Katliamı’nı konu alan belgesel filmin, festivalde gösterimine yasak kondu.
Karaman’ın Kazımkarabekir İlçesi sınırlarında gerçekleştirilen Yörük Şöleni’nde yapılan konuşmalarda hükümet eleştirilince, Belediye Başkanı
AKP’li Ali İhsan Alanlı, şenliğe verdikleri desteği çektiklerini açıkladı. Başkan Alanlı’ nın talimatı üzerine belediye tarafından bölgeye getirilen su tankeri, çöp konteynerleri, jeneratör ve kurulan çadırlar, görevlilerce götürülmek istendi. Bölgede bulunan Sarıkeçililer olaya tepki gösterdi.
Ege’nin dört bir yanında on yıldır tiyatro festivalleri düzenleyen, oyunlar sergileyen Yenikapı Tiyatrosu Yönetmeni Orçun Masatçı “terörist”, İstanbul Şehir Tiyatroları yönetmeni “küfürbaz” ilan edilerek hedef gösterildiler.
Emeğe Ezgi müzik topluluğuna verdikleri bir konser yüzünden Adana Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.
Haziran sanat için tam bir kıyım ayı oldu. İstanbul Şehir Tiyatroları’nda oyuncu Levent Üzümcü, yönetmen Ragıp Yavuz ve Kemal Kocatürk hakkında soruşturmalar açıldı. Kurumdan atılmaları için yol aranmaya başladı.
Dizi setlerinde aşırı çalışmadan ölenler oldu. Öte yandan sektörde işsiz kalan bir yönetmen yardımcısı da kendini astı.
İşte sanat alanı olağanüstü hal günlerine böylesi kıyımlarla geldi. 15 Temmuz 2016 gecesi 241 insanımızın yaşamına mal olan darbe sonrası, dinci sermaye çevreleri arasındaki kavganın faturası çalışan halka ve sanat alanına kesildi.
Olağanüstü hal her türlü engelleme, baskının bir gerekçesi oldu. Ülke çapında başta emekçiler olmak üzere büyük bir sürek avı başlatıldı. Bugün bile net sayısı ifade edilememekle birlikte, yüz bin kişi çalıştığı kurumlardan atıldı.
Darbenin yaşandığı ayın sonuna doğru yazar tutuklamaları başladı. Şahin Alpay ve Hilmi Yavuz’un da bulunduğu 47 yazar gözaltına altındı.
Ağustos ayında, “FETÖ Darbesi” diye adlandırılan darbenin cezalandırma yönü, sanat alanına doğru yöneldi. Şehir Tiyatrosu’ndan 30 sanatçının kapı önüne konmasıyla başlayan süreç, Antalya’da her yıl gerçekleşen Opera ve Bale Festivali’nin yasaklanmasına, öğretim üyesi Selen Korad Birkiye’ nin işten atılmasına yazar Aslı Erdoğan’ın tutuklamasına, İzmir’de Metin Altıok Kültür Merkezi’nin basılmasına kadar vardı. Saldırı ortamından sıradan vatandaş da ruhsal olarak etkilendi. İzmir’de bir genç heykele tecavüz etmeye kalkıverdi.
Sonbahar bir kıyım yağmuru olarak geçti. 90’lı yıllardan bu yana çıkan Evrensel Kültür Dergisi ve bir dolu muhalif gazete, dergi ve televizyon kapatıldı. Oyuncu Levent Üzümcü, yönetmen Ragıp Yavuz ve Kemal Kocatürk Şehir Tiyatroları’ndan atıldılar.
Okmeydanı’nda İdil Kültür Merkezi baskınlara uğradı. Son baskında Grup Yorum’un nerdeyse tüm kadrosu önce gözaltına alındı, ardından tutuklanarak cezaevine kondu. Yorum’a yapılan haksızlıkları protesto etmek amacıyla yapılan basın toplantısı bile, Mehter Marşı çalınarak sabote edilmeye çalışıldı.
Yeni yıla bir gün kala İzmir’de Metin Altıok Kültür Merkezi ve yine İzmir’de ve Antakya’da Ay Işığı Sanat Merkezleri basılarak kapatıldı.
Şimdi, iki altı ayı karşı karşıya koyuyoruz. İlk altı ayda olağanüstü hal yok, ancak sanat alanı üzerinde yoğun bir baskı var. İkinci altı ayda olağanüstü hal var ve aynı baskılar yine sanat alanının tepesinde.
Şu anda ülke çapında yoğun şiddet olayları altında, ne olduğu ve ülkenin nasıl bir felakete sürüklendiği konusunda her kafadan bir ses çıkıyor.
Sanatçıların bir kısmı yazacağı yazıdan çizeceği resim, karikatür; çalacağı, besteleyeceği şarkı; sahneleyeceği oyundan ötürü nasıl bir yaptırıma uğrayacağını hesaplayamıyor. Bir kısmı da “inadına” bir başkaldırı, “inadına” bir yürüyüş içinde.
Bakalım gelen günler önümüze neler çıkaracak?