Dışarıda soğuk insanı donduracak derecedeydi. Dünde kar yağmıştı İstanbul’a. İşten eve yeni varmıştı. Eskiden olduğu gibi soba olsaydı ellerini üzerine koyup ısıtmak isteyecekti. Yanan sobanın üzerine çayı koyup demlemeyi de isterdi. Ama artık gecekondu mahallelerinde de sobalı ev çok az kalmıştı. Oturdukları mahalleyi Devrimci Sol’cular kurmuşlardı. İsmini de Birlik Mahallesi koymuşlardı. Yıllar sonra, AKP mahallelerinin ismini de değiştirmişti. Eskiden solcu olup sonradan dönen Cemil Meriç’in ismini koymuşlardı. AKP yıllar sonra bir döneği ödüllendirmiş oluyordu.
Faruk ailesi ile birlikte yaşıyordu. Annesi, babası ve kardeşi yazın köye gitmişlerdi. Kış gelmesine rağmen, bu yıl köyde hayvanlarını bırakacakları kimse bulamadıklarından daha gelmemişlerdi. Yalnızdı. Dünden kalma yemekleri ısıtıp, yiyip sonra da odasına geçti. Odasında koca bir kütüphanesi vardı. Kitap okumayı seviyordu. Yıllarca yattığı mahpusluk kitapları daha çok sevmesini sağlamıştı Duvarlarında Mahir, Dayı, Sabo, Che, Marks, Lenin, Engels, Stalin’in fotoğrafları, Hasan Ferit’in bir fotoğrafı da odanın başka kösesinde asılıydı.
Hasan Ferit’i tanıyordu. Çeteciler tarafında vurulduğunda Faruk’ta oradaydı. Gülsuyu’ndaki uyuşturucu çetecilerinin saldırılarına karşı yürüyüş vardı. Çeteciler yürüyüşteki kitleyi taramış, Hasan Ferit’i katletmişlerdi. Odası hücreyi andırıyordu. Dışarıya açılan penceresi yoktu. Ailesi yıllar önce bu evi tuttuklarında tanıdıkları olan ev sahibi, “bu odada ancak Faruk kalır. O yıllarca hücrelerde kalmış birinedeolsa”demişlerdi.

“Bugün 16 Aralık” dedi kendi kendine tarihi hatırlatarak: Üç gün sonra 19 Aralık… Tam 16 yıl olmuş, 19 Aralık 2000… Gecenin karanlığında gelip uykularımızda basmışlardı. 19 Aralık Katliamı’nda Ümraniye Hapishanesi’nde yatıyordu. Kitaplığında Ümraniye Hapishanesi’ndeki direnişi anlatan “Canım Feda” kitabını eline aldı. “Canım Ahmet abi” dedi Ahmet İbili’ye seslenircesine. Ölüm orucu direnişçilerinin kesinleştiği son konuşmada, her gönüllüye sorulan “hazır mısın?” sorusuna, bir cümleyle şu yanıtı vermişti Ahmet İbili :
“Bir canım var, feda olsun halkıma!” Eline aldığı kitap, adını bu cümleden almıştı.
Kitabı ilk çıktığında okumuştu. Kitapta anlatılanların tanığıydı zaten. Sayfaları çevirdi. Sayfaların arasında daha önce sakladığı, ölüm orucu direnişindeyken bedenini ateş topuna çevirip feda eden Muharrem Karademir’in, Kandıra F Tipi Hapishanesi’nde kendisine hatıra olarak bıraktığı fotoğraf çıktı. 19 Aralık Katliamı’nda Muharrem ile birlikteydiler. Aynı barikatın arkasında duruyorlardı. Muharrem Karademir’in ölüm orucuna başladıktan sonra çektiği fotoğrafa bakarken, 19 Aralık Katliamı günlerine gitti.
Devrimci tutsaklar, F tipi hücre hapishanelerine gitmemek için başladıkları açlık grevi direnişini, ölüm orucuna çevirmişlerdi. Dışarıda TAYAD’ lı Ailelerin öncülüğünde sürdürülen bir mücadele de vardı. İktidarda DSP-MHP hükümeti vardı. Başbakan Bülent Ecevit idi… 1 yıldan fazla üzerinde çalıştık dedikleri katliamların, döneminin başbakanı Bülent Ecevit, “IMF politikalarını hayata geçirmek için F tipi hapishaneleri açmak zorundaydık” diye savunuyordu.
Fotoğraf elindeydi. Arkasını çevirdi.
Hasan Hüseyin’de bir şiirinde dizeler yazmıştı Muharrem yoldaşına; benim bütün şarkılarım iri kuşlardır al ve şafakleyin / Işıklı nehirler büyütür silah seslerim tan karanlığında yekinir yürür orman / yekinir yürür toprak / yekinir yürür kalabalıklar / Ve der ki kitabın orta yerinde / bütün ırmakları dünyanın / Kızılırmak’tan geçer.”
(H. Hüseyin)
Şöyle seslenmişti yoldaşına;
Sevgili…
Her şafak vakti kulağın ve yüreğin şafakta ve Kızılırmak’ta olsun. Kızılırmak her coştuğunda belki coşan hasretimizdir.
Sevgilerimle /Muharrem Karademir
19 Aralık Katliamı’nı unutmuyordu. Fotoğrafa bakarken o günleri yaşar gibiydi. Üç gün boyunca düşman her türlü silahla saldırdığında, devrimci tutsakların yüreklerindeki inançlarından başka silahları yoktu.
Ahmet İbili, katliam operasyonu durdurulsun diye bedenini ateşe verip hapishane maltasına doğru yürüyordu. Korkuyla ateş açtılar. Ahmet İbili yere düşmüştü ama askerler ateşi kesmiyordu. Onlarca mermi boşaltmışlardı. Korkuyla ateş ediyorlardı, o ateşte kendi arkadaşlarını vurmuşlardı. Bir asker, askerlerin silahlarından çıkan mermilerle hayatını kaybediyordu. İkinci gündü düşman subayı anons ediyordu: “Yeter artık teslim olun. Siz nasıl insanlarsınız… Size yalvarıyorum teslim olun…” Tek bir devrimci tutsak teslim olmuyordu. Dost, siper yoldaşı bildikleri de teslim olup F tipi hücrelerin yolunu tutmuştu. Kürt milliyetçileri katliam operasyonu başladıktan sonra devrimcilerin üzerine koğuş kapılarını kapatarak düşmana sığınmışlardı.
Üç gün boyunca, devrimci tutsaklar direnerek katliamın önüne geçmeye çalışıyorlardı. Ümraniye Hapishanesi’nde yıkılmadık koğuş kalmamıştı. Onlarca devrimci tutsağı katletmeyi göze almışlardı. Hapishanenin çatılarını delip, oralarda otomatik silahlarla devrimci tutsakları tarıyorlardı.
Üçüncü gün… Dört tarafları sarılmış, hareket edecekleri başka yerde kalmamıştı. Devrimci tutsaklar birbirlerine son vedalarını yapıyorlardı. Çatıdan otomatik silahlarla ateş ederken, kimyasal bombalar da atıyorlardı. Attıkları kimyasallar insan üzerindeki elbiselere bir şey yapmazken derileri yakıyordu.
Faruk’ta o anda yakında olan yoldaşlarıyla vedalaşıyordu. Alp Ata Akçayöz ile vedalaşmıştı. Ona kendine çok iyi bak demişti. Hangi yoldaşlarının şehit düştüklerini tam olarak bilmiyorlardı. Ağır yaralı olarak Rıza Poyraz yoldaşları vardı.
İşkence ile ring araçlarına bindirilmişlerdi. Girişte işkenceci polislerden biri Faruk’a sordu : ‘’Kaç ölünüz var, 100 tane var mı?’’ Cevap vermemişti Faruk. Öfkeli gözlerle bakmıştı.
Sonra da ortaya çıktığı gibi, Türkiye oligarşisi, AB başta olmak üzere ülkedeki siyasi partilerin hepsiyle, devrimci tutsakların ölümü üzerine anlaşmışlardı.
Saatlerce süren işkenceli yolculuktan sonra Kandıra F Tipi Hapishanesi’ne getirilmişlerdi. Kandıra F Tipi Hapishanesi’nin girişinde işkenceden geçirilmiş, çırılçıplak F tipi hücrelerine konmuşlardı. Hepsinin aklı yoldaşlarındaydı. Ercan Polat, Umut Gedik, Rıza Poyraz şehit düştü mü? Ölüm orucu direnişçileri nasıldı? Yanlarında, yörelerinde kimler vardı? Birbirlerine seslendiler. Seslerini birbirine kavuşturmaya çalıştılar.
Günler sonra, Ahmet İbili, Ercan Polat, Alp Ata Akçayöz, Rıza Poyraz’ın şehit düştüğünü öğrendiler. Diğer hapishanelerde de şehitler vardı.
Büyük Direniş F tipi hücrelerde yeni ölüm orucu ekipleriyle devam ediyordu. F tipi tecrit işkencesi de direnişi kıramamış. Devrimci tutsaklar devrimci yaşamlarını F tipi hücrelerde sürdürmüş, direnirken üretmeye devam etmişlerdi. Birbirleriyle haberleşmeleri ‘’Çatı postası” dedikleri, kestikleri pet şişelerin içine ağırlık olsun diye eski gazete sayfalarından kağıtlar koyuyorlardı. Poşetlerin arasına birbirlerine yazdıkları notları koyup çatıların üzerinden atarak ulaştırıyorlardı.
Faruk ile Muharrem’de ayrı hücrelerde kalıyorlardı. Ama her gün çatı postası ile mektuplaşıp sohbet ediyorlardı. Aradan yıllar geçmişti. Bir gün hücrelerinin kapısı açıldı. Muharrem Kardemir’i karşılarında görünce sevinçten yerinde duramamıştı Faruk. Eşyalarını bırakmış, uzun süre birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı. Gardiyanlar, “Muharrem hadi eşyalarını içeri almayacak mısın?” demese sarılmaları bitmeyecekti. Yoldaştılar, yıllar olmuş, aynı hapishanede olmalarına rağmen seslerini dahi duymamışlardı. O gün, gece geç saatlere kadar uyumamış, özlem gidermişlerdi.
Fotoğrafı kalbine götürdü. “Muharrem’e” dedi, karşısında Muharrem’i gördü. Muharrem Faruk’un gözlerinin içine bakıyordu.
Muharrem 20 Ekim 2003’te, Gültekin Koç Ölüm Orucu Ekibi’nde (10. Ölüm Orucu Ekibi) bir direnişçi olarak ölüm orucuna başladı.
Muharrem’in ölüm orucu bandını Faruk takmıştı. O gün akşama doğru Muharrem’i, Faruk’un yanından alıp başka bir hücrede tek başına koydular. Bununla Muharrem’i yalnızlaştırıp ölüm orucunu bırakır diye düşünüyorlardı. Muharrem’i çaprazlarındaki hücreye koymuşlardı. Muharrem gider gitmez yoldaşına seslendi. Seslerini duyuyor ama birbirlerini göremiyorlardı. Çatı postasıyla haberleşecek, sohbetlerine devam edeceklerdi.
İki gün üst üste zorla müdahale için hastaneye götürülmüştü. Üçüncüsünde kesin zorla müdahale ederler diye düşünüyordu. Bunun önüne geçmek için feda eyleminde bulunacaktı. Faruk hücresinde okuduğu kitaba dalmışken Muharrem’in sesini duydu. Koşarak havalandırmaya çıktı. Muharrem Faruk’a sesleniyordu.
-Geliyooorrr…
Çatı postasıyla not gönderdi. Faruk notu açıp okudu :”Bu akşam havalandırma kapıları kapanır kapanmaz feda eyleminde bulunacağım. Siz yoldaşlarıma, partime, halkıma ve aileme ayrı ayrı mektuplarım var. Onları da gönderiyorum. Sen ulaştırırsın. Hepinizi seviyorum. Sonuna kadar. Zafer’e kadar. Bu yürek daima size, BİZ’e ait olacak…”
Faruk Muharrem’in kendisine gönderdiği mektupları ulaşılmazsa diye, birer kopyasını defterine yazdı. Defter duruyordu. Elindeki kitabı bıraktı. Dolapta sakladığı defterini açtı. Muharrem konuşuyordu:
Canım Annem,
Canım Kardeşim;
Sizler bu satırları okuduğunuzda sizleri çok ama çok seven bu yürek durmuş olacak. Daha doğrusu bu bedende duran, artık, sizlerin yüreğinin yanında çarpmaya başlayacak. Şunu bilin ki her zaman sizlerle birlikte olacağım. Güldüğünüzde güleceğim, ağladığınızda ağlayacağım. Mutlu olun, birbirinize daha sıkı bağlanın. (…) Sizlere o kadar çok şey yazmak istiyorum ki. Ama zaman yok. Ki paylaşacağımız birçok şeyi paylaştık diye düşünüyorum. İnsan onuru için yaşar. Ben de onurum için öleceğim. Son nefesimi verirken mutlu olduğumu bilmenizi isterim. Siz de fazla üzülmeyin. Onurlu bir oğlunuz ve ağabeyiniz olduğundan dolayı gurur duyun. (…) Sizleri çok ama çok seviyorum. Birbirinize sıkı sıkıya bağlanın. Sizleri birbirinize bağlayan kolların arasında benim de kollarım olacak. Kendinize çok ama çok iyi bakın.
Hoşçakalın…
Dışarıda yağmur yağıyordu. Sanki başka bir gökte yağan bir yağmurdu. Muharrem’in umuduyla yağıyordu. Muharrem hep derdi; “Mesele umutlu olmak değil, umut olmakta.” Umut olacaktı.
Gardiyanlar havalandırma kapılarını kapatıp gittiler. Muharrem Faruk’a söylemişti. Havalandırma kapıları kapanır kapanmaz, kulağın bende olsun. Üst kata çık, akşamları sohbet ettiğimiz duvara kulağını daya, kulağın ve yüreğin bende olsun. Faruk yukarı çıktı. Kulağını Muharrem’in dediği gibi duvara dayadı.
-Birazdan başlayacağım. Düşman beni alıp götürmeden slogan atmayın. Hedefime ulaşmak istiyorum. Sizleri çok seviyorum. Kendinize çok iyi bakın.
-Bizlerde seni çok seviyoruz. Şehitlerimize selamlarımızı ilet… Umut oldu Muharrem… Gardiyanlar Muharrem’in hücresine girmişlerdi. Biraz beklettikten sonra pencerenin camını açıp haykırdı Faruk;
-Muharrem Karademir ölümsüzdür…
Kandıra F tipi hücrelerinde yankılanan ses, İstanbul’un emekçi mahallelerinde duyuluyordu. Konuşan Muharrem’di aslında. Yağan yağmurda. Yağmur başka bir gökten yağıyordu o gün Kandıra’da…

İlgili Yazılar