Bu söyleşi bir F tipi hapishanenin, üç kişilik hücrelerinin birinde, hücrede hemen hemen hiçbir şey yokken, okunacak tek şeyin kantin listesi ve ilaç prospektüslerinin olduğu koşullarda, havalandırmaya düşen talihsiz bir çekirge ile yapılmıştır. Gerçeküstü olduğu için gerçek kişi ve kuruluşlarla bir ilgisi yoktur… Yok yok belki vardır. Amaan, varsa da yarası olan gocunsun bana ne !
-Merhaba çekirge.
-Merhaba abi!
-Abi mi?
-Abi bak bu gerçeküstü bir söyleşi biliyorsun. Yani konuşan ben değilim sensin, biliyorsun değil mi?
-Öyle de, sen birden “abi” deyince şey oldum biraz…
-Ne dememi isterdin abi… Sana şöyle bir bakıyorum da , saçın başın ağarmış, kamburun da çıkmış, elin yüzün kırışmış kabartmalı fiziki haritaya dönmüşsün…
-Tamam tamam yeter, abi demene bir şey dediğim yok… Söyleşimize devam edelim istersen…
-Sanıyorum kızdırdım seni biraz.
-Yok yok kızmadım, valla… Şu an kendimi biraz La Fontaine gibi hissettiğimi söylemeliyim yalnızca…
-Abi, bırak o yalancı ve de ajan provokatörü…
-Hoppala, niye öyle dedin ya; bize ilkokulda onun masallarını okuturlardı. Güzel şeylerden bahsederdi masalları…
-Abi adam hayvanları iyi-kötü, asalak-emekçi, kurnaz-aptal diye mi bölmedi, hayvanlara insani özellikler yükleyerek bizi birbirimize düşman mı yapmadı … Yahu sana ne? Bırak biz kendi hayvanlığımızı yaşayalım. Biz hayvanız ya, bildiğin hayvan…
-Yalancılığı nerden geliyor peki?
-Nerden gelecek abi, herif ağustos böceği hakkında “asalaktır” diye bir yalan attı, zavallı böcek o günden beri kendini temize çıkarmak için debeleniyor. Yahu adamın bir mevsimlik ömrü var zaten, niye kış için yiyecek toplasın ki? Bırak yesin içsin şarkı söylesin değil mi? Sonra şu karga-tilki mevzuu… Allah’ını seversen tanıdığın kadarıyla sen söyle, kurnazlıkta karganın yanına bile yaklaşacak hayvan mı tilki ? Karga onu suya götürür susuz getirir… Kıyaslama yaparsak, sizde Einstein neyse bizde de karga odur…
-Valla öyle… Bak bir dakikada soğudum şu La Fontaine’den… Eeee sen nasıl düştün buralara peki?
-İftira abi… Bana bu iğrenç espriyi de yaptırdın ya helal olsun sana abi… Gülme krizin sona erdiyse devam edelim istersen…
-Niye kızıyorsun ya, araya espri katmak iyi olur dedim… Seninki kelimenin gerçek anlamıyla öyle ama, resmen düştün havalandırmaya… Buralardan adli tutuklular birbirine böyle hitap eder, hangi suçtan geldiklerini böyle öğrenirler.
-Abi biliyorum ben bunları, zaten o yüzden “iğrenç” dedim esprine.
-Niye iğrenç olsun, gül gibi espri işte… Buradaki “gül” kelimesinin ikili anlamına dikkatini çekerim… Çiçek olan gül ve gülmek!
-Güldüğüne göre bu da espriydi herhalde…
-Seninle espri anlayışımız çok farklı anlaşılan.
-Abi espri falan değil de sendeki bu şizofrenik haller beni endişelendiriyor.
-Neyse neyse, tamam söyleşimizin yönü farklı mecralara kaymasın. Biz konumuza dönelim…
-Tamam ben bir soru sorayım o zaman.
-Sor bakalım.
-Senin sorunla sorayım, “Sen nasıl düştün buralara peki?”
-Camiden getirdiler.
-Abi fazla zorlamasan…
-Neyi?
-Espri mevzuunu diyorum…
-Bunu da mı beğenmedin ? “Senin sorunla” filan derken, sanki bu konuda da yakınlaşıyoruz diye şey ettim.
-Söyleşimizi daha düzeyli ve ciddi kılmaya çalışıyorum ama sen inatla aynı şekilde davranmaya devam ediyorsun.
-Sende inceden bir ukalalık sezinliyor gibiyim, sen ne dersin ?
-Ne diyeceğim abi, sen ne diyorsan odur. Ben hayvanım biliyorsun, bildiğin düz çekirgeyim.
-Sahip olduğunuz bilgelikten kaynaklanıyor zannımca bu halleriniz?
-Ne bilgeliği abi? Dedim ya biz düz çekirgeyiz. Ye, iç, yat, üre! Budur bizim olayımız…
-Düzeyden bahsedene bak, argoyu da biliyor. Ne demek “olayımız” ?
-Benden kaynaklanmasa da özür diliyorum, ağzımdan kaçtı…
-Kabul ediyorum özrünü… Bilgelikten bahsediyorduk değil mi? Çin felsefesinde özellikle sizin ayrı bir yeriniz var… Benim çocukluğumda televizyonda “Kung Fu” adlı bir dizi vardı… Kung Fu ustası, bir çırağı eğitiyordu ve onun adını “çekirge” koymuştu… Eskiden Çinli çocuklar özel kutularda beslermiş sizi…
-Abi bırak o çekik gözlüleri, aramız hiç iyi değil aslında onlarla. Tamam bize değer verirler ama kütür kütür de yerler bizi. Neslimizi kuruttular resmen koca ülkede.
-E tabii 1,5 milyar insan nasıl doyacaktı? Adamlar taştan yumuşak canlı, cansız ne varsa yiyorlar.
-Zıkkım yesinler abi, bula bula bizimi buldular?
-Öyle deme, ben onların yalancısıyım ama sizde tam bir protein deposuymuşsunuz kardeşim .
-Bana niye öyle bakıyorsun abi?
-Nasıl?
-Yiyecekmiş gibi.
-Yok yok korkma, bu ülkede kimse yemez sizi. Damak tadımıza uymuyorsunuz…
-He uysa yiyeceksiniz yani…
-Lafın gelişi öyle dedim… Tamam biz de sizin ırkınızdan bir çok hayvanı yiyoruz ama “böcek” sınıfını mutfaklarımıza sokmuyoruz. Yemek kültürümüzde yoksunuz yani, rahat ol… Bak ne geldi aklıma biliyor musun? Biri çıkıp açlığın çaresi olarak sizi gösterdi “Aç kaldığınızda böcek yiyin, çok besleyiciler” dedi.
-Vay şerefsiz vay… Abi bu dünyada size de bize de yetecek kadar çok yiyecek-içecek var ki, niye birbirimizi yiyelim? Ne yani bizi yeseniz açlık sorunu bitecek mi? O alçak başka çözüm bulamamış mı?
-Sen hiçte apolitik değilmişsin yahu? Çok güzel bir soru sordun, dilim döndüğünce anlatayım… Bu sözü söyleyenler var ya dostum çekirge; Dünya üzerindeki açlığın, yoksulluğun baş sorumluları aslında. Doymak bilmez hırslarıyla dünya üzerindeki tüm zenginlikleri gasp ettikleri yetmezmiş gibi, bir de insanları köle gibi çalıştırıp sömürürler… Bunlar çok büyük ve sömürücü ülkelerin yöneticileridir, sayıları 8-9 tanedir ama tüm dünya ülkelerini sömürürler. Afrika’daki kıtlığın sebebi olarak bazen sizi bile gösterirler biliyor musun? Hoş sizde az değilsiniz hani, yeşil olan ne varsa götürüyorsunuz…
-Abi bizim fıtratımız bu n’apalım? Bulduk mu yeriz. Bulamadık mı açlıktan ölürüz. Ama sizden farkımız, biz birbirimizi veya başka bir hayvanı sömürmeyiz…
-Bak bunu doğru söyledin… Bu arada “fıtrat” kelimesini kullandın ya bana birini hatırlattın.
-Kim abi o?
-Demin sana bahsettim ve adına emperyalist denilen ülkelerin bizim ülkemizdeki işbirlikçilerinden birini hatırlattın bana. Adam hırsızın, katilin, yalancının, sahtekarın önde gideni… Bu ülkedeki açlığın yoksulluğun baş sorumlularından… Sadaka toplumu yarattın diye eleştirilmişti bu, o da “sadaka bizim fıtratımızda var” demişti.
-Anladım abi… Sizin işinize akıl-sır ermez… Sizde bir zenginler, doymazlar var anladığım kadarıyla; bir de açlar, yoksullar… Birleşip ortadan kaldırsanıza bunları…
-Ah çekirge kardeşim ah, bu senin dediğin şey keşke bu kadar kolay olsa. Şu senin dediğin zengin-yoksul savaşı var ya, bin yıllardır sürüyor. Bu sömürgen takımını ne zaman dünyadan silip atacağız bilemiyorum ama senin gül hatırın için söyleyeyim, bu tarih hiç de uzak değil! Bak bu cümlede geçen “gül”…
-Abi lütfen!…
-Tamam be tamam, bir daha espri mespri yok sana… Ukala şey…
-Gereksiz bir alınganlık gösteriyorsun abi. Ne dedim ki ben şimdi? Hem benim soruma daha cevap vermiş değilsin, sen neden buradasın demiştim hatırlıyorsan… Ha bir de, koskoca Çin felsefesini kıytırık bir televizyon dizisine indirgedin ya helal olsun sana…
-Bak bak, herşeyi de biliyor…
-Alınganlığın hala sürüyor anladığım kadarıyla
-Ne yapsaydım sana; Konfüçyüs’ tan girip Buddha’ dan mı çıksaydım, Tao’dan sapıp Mao’ya direksiyon mu kırsaydım? Bu bizim söyleşiyi iyice ağırlaştırmaz mıydı sence?ağırlaştırmaz mıydı sence? İstersen girelim, bana göre hava hoş…
-Yok yok, tamam, girmeye gerek yok abi, onlar teferruat, sonra başka söyleşide anlatırsın. Seni buraya niye attıklarından bahsedecektin…
-Niye olacak o sömürgen takımından olmadığım, onlar gibi düşünmediğim için ve en önemlisi onlara karşı mücadele ettiğim için beni tutup buraya attılar . O bahsettiğim hırsız ve katil vardı ya, işte o ve onun çakallığını yaptığı zenginler, bizden çok ama çok korkuyorlar… Biz onların çıkarlarına ters geliyoruz anlayacağın, bize o yüzden düşmanlar.
-E siz ne istiyorsunuz peki?
-Ne isteyeceğiz; sömürü olmasın, kimse kimsenin alın terini gasp etmesin; baskı, işkence olmasın, herkes eşit ve özgür yaşasın; birileri zengin birileri yoksul olmasın, herkes aynı olsun! Biz bunları istiyoruz işte.
-Bak bu dediklerinin hepsi bizde var… Bir tek insanlarda var bu kötülükler…
-Öyle deme! Hiçbir insan kötü doğmaz. Onları “kötü” yapan, içinde yaşadıkları maddi hayat koşullarıdır, sistemdir. Biz bu sömürü düzenini ortadan kaldırıp, demin saydığımız koşullara sahip bir dünya kurduğumuzda yeni insanı, kaybettiği değerlere yenilerini de ekleyip yaratmış olacağız.
-Dediğin gibi olur umarım, güzel şeyler söylüyorsun çünkü… Şu anki halinizle dünyayı yaşanmaz hale getiriyorsunuz. Söylediklerin gerçekleşmezse hepimiz yok olacağız hep birlikte.
-Hiç merak etme tüm insanlığı ve onun yanında da hayvanları ve bitkileri de kurtaracağız.
-Bu sesler ne abi?
-Burası hiç insani koşulları olmayan bir yer biliyor musun? İnsanları birbirlerinden ve hayattan tecrit edilmeye göre inşa edilmiş. Yasaklıyorlar, kitaplarımızı vermiyorlar… İşte duyduğum sesler bu uygulamalara karşı buradaki arkadaşların çıkardığı sesler…
-Ha slogan yani…
-Sloganı da biliyorsun demek…
-Ben değil abi, sen! Gerçeküstü öyküde olduğumuzu tekrar hatırlatırım…
-İkide bir niye hatırlatıyor ve sohbetimizi kesiyorsun ki? Unut sende onu. Farzet ki sen de konuşuyorsun, öyle bir meziyetin var…
-Yok abi kalsın… şuncağız öyküde bile çenem ağrıdı. Biz sizin gibi geveze olamayız. Gerekmedikçe sesimiz çıkmaz…
-Biz boş konuşuyoruz yani, onu mu demek istiyorsun?
-Al işte, gereksiz bir alınganlık daha…
-Bak çekirgeciğim, bak bilge dostum! Bizde gerekmedikçe konuşmayız. Sözlerimiz yalındır, anlaşılırdır ve iyiyi, doğruyu, güzeli anlatır. Mesela ben tiyatro oyuncusuyum, yıllardır sahnelere çıkarım. Bizim “sermayemiz” dilimizdir sahnede. Kısacık zamana dünyayı sığdırmak zorundayızdır, o yüzden repliklerimizi mümkün olduğu kadar sadeleştiririz. Halktan yana devrimci sanat bunu gerektirir. Şimdi sakın “sanat ne, devrimci sanat ne “ deme; bildiğini biliyorum çünkü…
-Yok abi demiyorum… Artık farkına vardın gerçeküstü söyleşimizin.
-Bitirelim mi söyleşimizi o zaman. Gel seni yukarı taşıyayım, oradan uçup gidersin yeşilliklere doğru… Bizim ne vakit çıkacağımız belli değil, bari seni tahliye edelim, böylece özgürlüğüne kavuşmuş olursun…
-Zahmet olmazsa abi, teşekkürler …

Defalarca denememize rağmen dışarıya uçmayı beceremedi bizce çekirgemiz, sekiz metrelik gayya kuyusuna düştü her defasında. Ama özgürlük tutkusunu hiç kaybetmedi. Her gün düz duvarı tırmandı saatler boyu. Ama gide-
rek güçsüzleşen vücudu sonunda iflas etti. Son saatlerinde hücrenin içine girdi. Her-
halde iyice üşümüştü. Ruhu şimdi yeşilliklerin üzerinde uçuyordur eminiz…

İlgili Yazılar