Sene 1987, aylardan Aralık. Grup Yorum solisti Gülbahar’ın eşi arkadaşımdı. Akşam Kadıköy’deki evlerinde kalmıştım, sabahleyin Tuzla Piyade Okulu’na kısa dönem askerlik için sınava gidecektim. Küçükçekmece’den kalkıp sabahın sekizindeki sınava yetişmem çok zordu. O akşam Grup Yorum’un Taksim’de bir evde provası varmış, arkasından bir filmin (Katırcılar) galasına davetlilermiş… İkisine de birlikte gittik. İlk Grup Yorum ile yüz yüze tanışmam böyle oldu.
Fakat şarkılar için bir araya gelmemiz daha sonralara dayanır. Tabii ki o zamanın Grup Yorum elemanlarından şu anda kimse yok; eğer grubun bir elemanı olarak kabul ederlerse, otomatikman en eski Yorum’cu ben olurum (Bu parantezin içinde bir gülücük işareti olduğunu düşünün).
Tavır ile yazılı şiirli, Yorum ile ise şarkılı serüvenimiz 1991 yılına dayanır. Sevgili arkadaşım Olcay Uzun İzmir’de yargısız infazla öldürüldüğünde bir şiir yazmışım. Eskiden adını duyduğum ve 80 öncesi bir sayısını Olcay’dan okuduğum Tavır dergisi geldi aklıma… Derginin hala yaşıyor olup olmadığını bilmiyordum. Cağaloğlu tarafına gidip dergilere baktım, yaşıyordu. Adresini aldım ve OKM zamanlarım başlamış oldu… Kendiliğinden. Şiirleri verip sohbete daldık. Ayrılırken, “seni bu sayfalarda hep görelim be Karaca” dedi Kemal Nabi. İşte o günden beri, bana kendini yazdırmaya izin veren dizeler ve yazılar yazdım.
Bir hafta arayla uğradığım OKM’ye iki hafta üst üste geldiysem, mutlaka yeni bir yazı veya şiir vardır cebimde. Hafta içi verimli geçmiştir demek ki. Geriye baktığımda 27 yılı bulan zaman içinde, yazdıklarıma kimsenin dokunduğunu hatırlamıyorum. Kimse bana şöyle ya da böyle yaz demedi. Okurlar tarafından gönderilen şiirleri ve şiir dosyalarını eve götürdüm, her şiirin kenarına notlar aldım. Sonra her notlu şiir yazarına ulaştırıldı, aralarından bazıları dergide yayınlandı.
Yorum şarkıları ise başlı başına bir film şerididir. Çoğu bir kolektif tarafından gözden geçirildi, izlenimler alındı, eleştiriler, önermeler ve gerekli müdahaleler yapıldı. Her albümden önce ezgiler bana da geldi, sözlere müdahale edilmesi gerekiyorsa ettim kendimce. Yani bu çorbada benim de tuzum olsun demeden önce çorbanın tadına baktım, tuzu zaten varsa kekik atmayı denedim… Grup Yorum ile olan serüvenimin bütün özeti budur aslında.
Yorum albümlerine şarkı olarak giren ilk şiirim “Karadeniz”dir. Bir hafta sonu gittiğimde, OKM çalışanlarını bahar tadilatı yaparken bulmuştum. Her yanda boya kutuları var, içeride bir yerden de mis gibi yemek kokuları geliyor. Biraz sonra “abi dur sana bir şarkı dinletelim” deyip gitarı aldıklarında, ne zaman verdiğimi bile unuttuğum dizeler şarkı olarak karşımdaydı. Dinledim ve tulum kullanmalarını önerdim. Sonra bizim Mahmut’u alıp götürdüm, tulum çaldı… Güzel bir şarkı oldu. O zamana kadar tulum, hep mahalli sanatçıların mani ağırlıklı hkasetlerinde sıkışıp kalmıştı. Yüksek Hemşin yaylalarında Grup Yorum’un “Cesaret” adlı kasetine rastladım defalarca, Karadeniz şarkısındaki tulumun etkisiyle.
Her şarkının önünde veya arkasında mutlaka bir hikaye vardır, hepsini yazmak uzun yer tutar. Uğurlama, Çorlu Hapishanesi’ne ziyarete gittiğimizde verdiğim bir şiirdi, İdil’de vardı yanımda. Dersim’de Doğan Güneş, Dersim’den gelmişti… Düzeltip onaralım derken neredeyse yeniden yazıldı. Phoenix’i ise, 12 Temmuz yargısız infazlarından sonra bitirmiştim.
Grup Yorum o günlerde de baskı altındaydı. Kültür merkezi hep basıldı, kırılıp döküldü, talan edildi. İki oğlum çok küçüktü ve “beraber gitmeyelim” diyordu bazen eşim, “ikimizi birden gözaltına alırlarsa çocuklar ortada kalır”.
O günlerde bir akşam İhsan ile birlikte OKM’den çıkmışız, durakta otobüs bekliyoruz. Otobüs bileti satan küçük çocuğa dalıp gitmişim ben. İhsan ise bir üzünde yeni bir şiir görüyorum” dedi, “Sen o şiiri yazmaya başladın bence”… Ve doğru söylüyordu. O çocuk bana yeni bir şiir yazdırmak üzereydi. Sonra, İhsan’ın şahsında bir devrimciyi de fotoğrafa katarak şiiri tamamladım:

İyi bak şu bilet satan çocuğa
Elleri donmuş, üşüyor besbelli
Mavi başlığını annesi örmüştür
Ayakkabısı çamurlu, ıslak, boyasız
Çorabı yok

Bir eli cebinde, avucunda ekmek parası
Burnu pancar gibi soğuktan,
Salya sümük

Birazdan otobüs gelecek
Bineceğiz
Gideceğiz
O kalacak

Ne dersin şair?
Dalıp gitmiş gözlerin
Diş gıcırtını duyuyorum
Yazmaya başladın bile
En yeni şiirini
Yüzünden okuyorum

Farkımız budur belki, kim bilir
Sen şiirini yazarsın, içinde insanı saklarsın
Ben çakarım kibritimi karanlığa
O çocuğu düşünürüm
Yakamazsam üşürüm

Ben vururum saraylara
O çocuğu düşünürüm
Vuramazsam üşürüm
Ben dövüşürüm

Yorum’dan, Tavır’dan, OKM’den, İKM’den (ve AKSM’den) yüzlerce insan geldi, geçti. İdil, Ethem, Ayşe Gülen, Ayşe Nil, Latif, Nuri, Sumru, Ufuk, Kemal, Sadık, Nuray, Efkan, Taner, Özcan… Ve daha nicelerini ben bu üretim sürecinde tanıdım, onlarla unutulmaz bir dostluğu paylaştım. Bazı arkadaşlar kendi özel koşulları nedeniyle, bazıları ise çok da merak edip irdelemediğim nedenlerle bu imeceden ayrıldılar. Arka planlarını bilmesem de, ayrılıklar hep üzdü beni.
Grup Yorum denildiğinde, bir ülke devriminin müziğe yedirilmiş yakın tarihi geliyor akla. Grup Yorum benim için, anadili müzik olan bir imecedir; sahnedeki arkadaşlar ise bu imecenin türkü söyleyen sureti. Hani “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyor ya Yunus Emre… Onun gibi bir şey.
Grup Yorum 31 yıl boyunca hem müzikle hem baskılarla anıldıysa, bunun böyle olmasını kendi istemedi.
Köyler yakıldıysa, insanlar gözaltında kaybedildiyse, sendikalı olan işçiler işten atıldıysa… Yorgun, yarınsız ve ekmeksiz kalabalık hep çoğaldıysa, iş cinayetlerinde 10 yılda 13 bin insanımız öldüyse, demokratik üniversite için mücadele eden öğrenciler coptan geçirildiyse, 17 yaşında delikanlılar asıldıysa, çocuklar tacize ve tecavüze uğradıysa ve uğruyorsa, tarikat adlı kimi ruhani kılıklı karanlık çeteler ömrümüze kefen biçiyorsa, ölümlerimiz fıtrattan sayılıyorsa, çalanlar vatansever olup soygunu dillendirenler hain diye kodlanıyorsa… Ve halk denilen o büyük bulanık deniz daha az baskı ve sömürü, daha çok özgürlük ve demokrasi istiyorsa… İçten içe bir yanardağ kaynıyorsa, yani sosyalizm düşü için bir devrimci yürüyüş çağrısı varsa, böyle bir yürüyüş başlamışsa; önce bu yürüyüşü başlatan düşü solduracaklar, yetmezse yürüyüş koluna saldıracaklar, yetmezse yürüyüş yolunu karartacaklar, yetmezse yoldakileri sindirecekler, tek tek olmazsa hepsini birlikte yapacaklar!
Mutlaka bir bedel ödemek için yola çıkılmasa bile bu ihtimal hiç unutulmadan yürünecek, “hiç durmadan” yürünecek. Yürüyenlerin adı ve yüzü değişse de yürüyüş devam edecek. Mirası süsleyerek, onu aşarak, çeşitlendirerek.
Çünkü hayat aynı büyük acılarla geçiyor.
İşte Grup Yorum, halkın bu devrimci yürüyüşünün müzikal ifadesidir. O sadece İdil Kültür Merkezi çevresinin değil, bazen acı bazen tatlı söyleyen dostlarının da Grup Yorum’udur. O bir okuldur. Onun müzikal estetiğinin büyümesi, devrimin büyümesidir. Grup Yorum’un ve herkesin bunu unutmaması lazım… Ama benim de lafı daha fazla uzatmamam lazım.
10 yıl önce Grup Yorum’un yirminci yaşına armağan diye yazdığım şiirle bitireyim bari diyeceklerimi:

Bir tünelin içindesin, bir koyu karanlığın
Yürüyüp gitmek de, düşmek de var
Ardında bir kez bile yüzünü görmediğin
Dostun da var, düşmanın da

Yürüyorsun, yolunda bir aydınlık
Önünde ateş böcekleri
Işıklı şarkılar kuytuda, meydanlarda
Sokakta halkın çocukları

Türküler susmadı, halaylar büyüyecek
Kavgada sınandı düş ve gerçek
Yirmi yıl bu imece bir hayat ırmağında
Sürecek, insan tükenene dek