Sanatçıların yaptıkları, söyledikleri geniş kitleler tarafından dikkatle izlenir. Bu nedenle söylediği söz, katıldığı programlar ve faaliyetler sanatçının tavrını göstermesi açısından önemlidir. Yavuz Bingöl, Recep Tayyip Erdoğan’ı desteklemiştir. Neredeyse hiçbir sanatçı söz konusu Berkin olunca bu kadar açık-aleni, böyle bir tavır sergilememişti. 14 yaşında polis tarafından başından gaz bombasıyla vurularak öldürülen Berkin Elvan’ın ailesini, Tayyip Erdoğan’ın yuhalatmasını “insani bir davranış” diyerek desteklemişti. Haliyle, devrimci, demokrat, aydın, sol çevrelerin tepkisini çekti. Çok açık bir şekilde safını belirlemiş oldu. Ancak bütün saflaşmalar bu örnekteki gibi keskin olmuyor. Çizgileri belli olmayan, kulağa hoş gelen sözcüklerle, tavırlarıyla sanatçılarımız taraflarını belirlemiş oluyorlar. Farkında olsunlar, ya da olmasınlar egemenlerin, ezenlerin tarafında yer almış oluyorlar.

Çarpıcı bir örnek Vietnam. Amerika Vietnam’ı işgal etmek için tüm gücüyle saldırmıştı. Milyonluk orduları, kimyasal bombaları, Napalm bombaları, bombardıman uçakları, helikopterleriyle, küçük bir köylü ülkesinin üzerine karabasan gibi çullanmıştı. Ancak Vietnam halkının bağımsızlık savaşı sonucu Amerika tarihi boyunca unutamayacağı bir yenilgi aldı. Binlerce Amerikan askeri öldürüldü, ölmeyip Amerika’ya dönenler “Vietnam sendromu” denen bunalımlara girdi. Bu bir gerçek… Tarih kitaplarında böyle yazıyor. Ancak; Amerika savaş meydanında kaybettiği savaşı, Sinema aracılığıyla “KAZANDI!” Rambo filmleri ve çektikleri yüzlerce Vietnam filmi aracılığıyla, bütün dünyada savaşı Amerika’nın kazandığı propagandası yaptılar. Birçok genç savaşı Amerika’nın kazandığını sanıyor. İşte çarpıcı gerçek budur. Yönetmenlerimiz bu gerçeği bilerek, sadece kendi “iç sesleriyle” film çekmemeli, Amerikan filmlerine karşı, halkımıza bilinç vermeli, tarihimizi anlatmalı, Anadolu’nun güçlü bağımsızlık düşüncesine etkide bulunmalı, Amerika’ya hayran yetiştirilmek istenen genç nesile, Amerika’nın katliamlarını, sinsiliğini, işkencelerini ve ülkemizi işgal ettiğini anlatmalı. Bu işgale karşı Anadolu’nun yiğit evlatlarının verdiği mücadeleyi anlatmalıdır. Yönetmenlerimiz gerçekleri, yaşananları görmeli, anlatmalıdır. Hollywood olmayan gerçekleri, yalanları, o kadar güçlü anlatıyor ki, milyonlarca insanı inandırıyor. Bizim yönetmenlerimiz ise gerçekleri anlatmalıdır.

Bütün müzik kanallarına bakalım, hepsinin konusu neredeyse aynı. Amerika’nın halkı yozlaştırma politikasına hizmet ediyor, güzel müzik değil, her türlü ahlaksızlık gözümüzün içine sokuluyor. Neredeyse bütün dizilerde, filmlerde yoksul halk, köylüler hep çirkin, kaba olarak gösteriliyor. Şehirli zenginler ise, ince ruhlu, yakışıklı ve güzel gösteriliyorlar. Burada da halkın güzel yanlarını görmezden geliyorlar. “Ne var ki, bizim semtimizde aynen bu insanların benzeri vardı” deyip gerçekleri anlattıklarını iddia ederler. Ancak Bir yıl boyunca bütün dizilere ve filmlere bakalım… Hangi birinde zenginlerin, zenginlerin konuşması, giyimi küçümsenir… Tek bir tane örnek yoktur.. Ama halkı küçük gösteren yüzlerce örnek gösterebiliriz… Sanatçının kendisi özgün bir karakter yarattığına inanıyor, ama bütüne baktığımızda aslında düzenin halkı küçük gören egemen anlayışıyla hareket ediyor. “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” demişti aklı kıt bir manken. Buna demokrat aydınlar da karşı çıkmışlardı. Ama çektikleri filmlerle o mankenle aynı şeyi savunmuş oluyorlar.

Tarafsızlık çağımızın en büyük yalanıdır. İyi ile kötü, haklı ile haksız, meşru ile gayrı meşru, zalim ile mazlum, Soma Holding’in sahibi ile madende gazdan boğularak ölen işçi eşit olamaz. Ya birindensinizdir ya diğerinden. Tarafsızlık, zalime teslim olmak, onunla uzlaşmak demektir. Hele zor zamanlarda, safını belli etmemek daha büyük bir vebaldir. Ya Pir Sultansındır ya Hızır Paşa.

Şu kanlı zalimin ettiği işler

Garip bülbül gibi zareyler beni

Yağmur gibi yağar başıma taşlar

Dostun bir tek gülü yaralar beni

Dar günümde dost

düşmanım bell’oldu

On derdim var idi şimdi ell’oldu

Ecel fermanı boynuma takıldı

Gerek asa gerek vuralar beni

Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz

Haktan emr’olmazsa

ı-rahmet yağmaz

Şu ellerin taşı hiç bana değmez

İlle dostun bir tek gülü yaralar beni”

Hızır Paşa halkı zorla Pir Sultan’a taş atmaya zorlamıştı ve taş yağmuruna tutulmuştu. Pir Sultan’ın dostu, arkadaşı da, ölüm korkusu yüzünden taş atan kitlenin içindedir. Ancak taş atmaz, taş atar gibi yaparak gül atar. İşte taraf olmak böyle bir şeydir. Yüzlerce yıldır taş atanlar değil de, gül atana tepki göstermiştir halkımız, kendi saflarında bildikleri karşı saflara geçerse bunu asla affetmez. Bu türkü hala halkımızn dilinde, yüreğindedir. İşte sanatçımız, yönetmenimiz bugün tarafını bu netlikte göstermelidir.

Ruhi Su örnektir sanatçılarımıza, “Ellerinde pankartlar yürüyor bu çocuklar”, “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar; Kıyamet dedikleri ha koptu ha kopacak, yoksuldan halktan yana; bir dünya kurulacak” diyerek tarafını çok net çizmiştir. Grup Yorum işte bu geleneği sürdürerek, halkın safında yeni gelenekler yaratmaktadır.

Mahsuni Şerif; Yaşadığı toplumun siyaset gerçeklerini yansıtmaya çalışmıştır. Emperyalizmin halkların kanını dökmesi üzerine “Bütün insanlık adına Amerika katil katil / kanun yapar kendi bozar, Amerika katil katil…” demiş, safını çok net çizmiştir. Ümit İlter; eylemleriyle ve şiiriyle tarafını çok net çizmiştir:

Evvel zaman içindeydi Zeus

Kavganın ‘öteki’ tarafı Promete

Üçüncü taraf deyince geliyor aklıma

Promete’nin ciğerini didikleyen…

Birinci taraf

haklı anaların ak sütü kadar

İkinci taraf

gözyaşlarına vergi koyacak kadar haksız

Üçüncü taraf bir meçhulde

Haklının yanında değilse şayet

O taraf hangi dönme dolapta…

Üçüncü taraf nerede diyorum

Siz bilirsiniz diye soruyorum

Çok biliyorsunuz ya siz

Üçüncü Tarafız’ deyip duruyorsunuz

Sadece duruyorsunuz ama

Çok bilip okuyup üflediğinizdendir

Sadece üflüyorsunuz ama

Duruyor ve üfürüyorsunuz

Ki durduğu yerden üflemektir üçüncü taraf…

Açar avucunu koyar yüreğini

Sıkılı bir açlık vurur zamana

Vur yiğidim vur sen bir daha

Sızılı halkın kuraksa toprağı

Sana damla olmak yaraflır

Yağ boranım yağ sen bir daha

Ovalar yeşile, kentler ala

Vur yiğidim vur sen bir daha

Diri diri yakılan karanfiller için

Toprağında güller gülsün diye

Döne döne vur sen zamana

Eğildi eğilecek zamane bafllar

şu saltanat yıkıldı yıkılacak

Devrildi devrilecek o duvarları

Vur yiğidim vur sen zamana

Haydi ha, bir daha…

Sonuç olarak, devasa kültür endüstrisinin hegemonyası altındaki bütün sanat dalları, Amerika’nın, büyük tekellerin ezici baskısıyla, yönlendirmesiyle üretmek zorundadır. Bu dev endüstri karşısında, pasif, utangaç bir muhalif sanat ile direnmemiz, etkili olmamız, ayakta durmamız mümkün değildir. Yapılması gereken, Amerikan tarzı anlatım biçimiyle aramıza kesin sınırlar çizmelidir. Halkımızın mücadelesini anlatan eserler üretmelidir. Nobel ödülleri alan yazarlara, Oscar ödülü alan yönetmenlere bu yanıyla bakalım.

Emperyalizm gölgesini satamayacağı ağacı keser” demiş Marx. Bütün yönetmenlerimize, sanatçılarımıza, “Oscarda ödül almak için film çekin.” diyorlar… Halkımızın acılarını, özlemlerini, öfkesini anlatan hiçbir filme ödül vermezler, aday da göstermezler. Yılmaz Güney’de Cannes ödülü aldı, denebilir. İşin tehlikesi de burada zaten. En ileri aydınlarımızı parayla satın almaya çalışıyorlar. Onlarca ilerici yönetmenimiz bugün festivallerde ödül almanı peşinden koşuyorlar, emeklerini enerjilerini ödül alma hayali kaplıyor. Ve ilerici yönetmenler bile festivalden festivale koşarak, oralarda filmlerini göstererek var olacaklarını sanıyorlar. Sanatsal olarak varlığını göstermek, yeteneklerini geliştirmek için sananat halk için yapılmalıdır. Çünkü bir sanatçıya değeri ancak halk verir. Yönetmen filminin kaderini üç, beş jüri’nin belirlemesine bırakmamalıdır.

En büyük kariyer, halkın sahiplenmesidir. Festivallerde verilen ünvanların, tarihte hiçbir hükmü yoktur. Taraf olmaktan kastımız budur. Ülkemizde çekilmesi gereken o kadar çok film, şarkısı yapılması gereken o kadar çok direniş ve katliam var ki… Ancak çekilen filmlerde, halkın sorunlarına değinilse bile, amaç katliamdan hesap sormak olmuyor, jüri’yi etkileyecek, tabiri caizse avlayacak bir dil ve içerik ile anlatılıyor. Bu gerçekler altında bakarsak, sanatçı istese de, istemese de ya ezilen halkın tarafında yer alacaktır, ya da iktidarın tarafında yer alacaktır. ben tarafsızım diyen, zalimden yanadır.

Georges Politzer, Felsefenin Temel İlkelerinde bu ayrımı sade bir şekilde ifade etmiş; “Tarafsız ideolojiler”de artış diye bir şey sözkonusu olamaz. Ama halkın, ulusların ve insanın düşmanı saldırgan emperyalizmin ideolojik isteklerine oranla daha az saldırgan olan, geri çekilmiş durumda bulunan burjuva fikirler vardır.

Akılcı, anti-faşist, hümanist burjuva fikirler bu tür fikirlerdir. Bu fikirler, emperyalizmin istekleriyle çeliski haline düşer düşmez, burjuvazi, onlara karşı saldırıya geçer. O halde, besbelli ki, işçi sınıfı ve ilerici güçler, bu fikirlere sahip çıkmalı, onlara güç ve kuvvet vermeli ve onların demokratik içeriğini geliştirerek onları ileri götürmelidirler.Böylece, iki ideoloji durağan değildir. Bunlardan biri gerilemektedir ve her gün daha gerici ve daha az evrensel olmaktadır.

Öteki zenginleşmekte ve yeni bir hümanizm uğruna savaşımda güçlenmektedir. (Felsefenin Temel İlkeleri S.398)

Biz tarafız. Ezenin ve ezilenin olduğu yerde ezilenden, mazlumun olduğu yerde mazlumdan tarafız. Tarafız, taraf olmalıyız. Taraf olmaktan da gurur duyuyoruz. Ezilenden ve mazlumdan yana olmak doğrudan yana olmaktır. Doğru ezmemek sömürmemektir. Biz doğrudan yanayız.

Sınıf mücadelesinin var olduğu bir çağda TARAF OLMAYAN, SİYASET DIŞI bir meslek yoktur. Tarafsız olmak da bir taraftır. Seyretmektir. Zalimin yaptığından yana olmaktır. Bizim sanatımız taraftır.

Biz emekçilerin ve büyük insanlık ailesinin sömürü kölelik zincirlerinden kurtulmasından yanayız. Sanatçılarımızın, halktan yana sanat yapması için, ısrarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Asla unutmayalım, ölümsüz sanat halkın kalbinde, belleğinde yaşayan sanattır. Egemenler istedikleri kadar zenginlik vadetsinler. Sanatçının en büyük zenginliği eserlerinin nesiller boyu yaşamasıdır. Mozart yoksulluk içinde yaşamış, yoksulluk içinde hayatını kaybetmiştir. Ona yoksulluğu dayatanları hiç kimse anımsamaz, ama halkçı Mozart bugün yaşamaktadır.

İlgili Yazılar