Taşan nehir, kayan toprak, yıkılan evler, balçığa gömülmüş yuvalar, ölen ve hala kayıp insanlar… Burası Hopa. Burası katliamın orta yeri.

Bu ülkede katliam yapmak için ille top tank silah mermi gerekmiyor. Bazen bir deprem bazen bir sel bazen de yağmur alıyor canımızı.

“Be kardeşim hep mi bizi buluyor” dersek “Evet, hep bizi buluyor”.
Bizimkinden ucuz hayat mı var? Bir HES kadar para eder mi canın? Hayır.
Tutup da biz ölmeyelim diye HES yapımını durdurup, dereleri temizleyip, dere yataklarına ev yapımını durduracak halleri yok ya.

“Devlet sana başını sokacağın bir dam vermiş mi, vermiş. Bu da başına yıkılıversin, nedir bu haykırış. Nedir bu isyan.” İşte böyle tembih ediyor AKP’nin uşağı, Hopa köylerinin imamları, cami hocaları. Hopa’daki köylerin tamamında okulları yıkmışlar, imamı hocayı tutmuşlar halkı bilinçlendirsinler diye. AKP sevici ve sevdirici imamlar kader çığırtkanlığı yaparak halkın isyan duygularını bastırmaya çalışıyorlar.

Hopa’ya yola çıkmadan önce biz de televizyonlardan gördüğümüz kadarını biliyorduk. Sayın valimiz Hopa’da kimsenin bir şeye ihtiyacı olmadığı açıklamasını yapmıştı. Valiye kalırsa böyle bir felaket hiç olmamıştı. Valimize güvenimiz sonsuzdu ama biz yola koyulduk.

Rize il sınırında dünya kadar bir tabela karşıladı bizi. Tayyip sırıtıyor ve altında cumhurbaşkanımızın memleketine hoş geldiniz yazısı. Sanırsın koca bir şehri satın almış. Cumhurbaşkanımızın şehri olduğu için terörist girmesin diye klasik kimlik kontrolleri… Sağ salim atlattık ve yola devam ettik. Ve Hopa… İşte geldik. On kişiyiz. İçimizde avukat, memur, işçi, grup yorum üyesi ve İstanbul’un mahallelerinden Halk Meclisleri’nden bir insanımız var. Ellerimizde çok bir şey yok ama Hopa halkının yüreklerindeki acıyı paylaşmaya hazır geldik. Ve sonra tekrar gelecektik o yaraları sarmaya.. 1-15pages_easy_Sayfa_11

Çünkü Hopa’da gördüğümüz manzara unutulabilecek cinsten bir manzara değildi. Mutlaka tekrar geri dönmeliydik buraya. Çocuğunu eşini kaybetmiş, yıkık evin başında bekleyen ağabeyler, ablalar; evindeki balçığı temizlememiz için gözümüzün içine bakan amcalar… Çay toplamak zorunda olduğu için yıkık evlerin arasından çay toplamaya çalışan işçiler. Katliamın üzerinden on gün geçmişti ama hiçbir yara sarılmamış. Sözde devlet yetkilisi olan bir allahın kulu gelip de neye ihtiyacınız var diye sormamıştı. Köyleri gezmeye başladık.

Apo Amca, n’olursunuz evimi balçıktan temizleyin, dedi bize. Temizlememek olur muydu, yardım eli uzatmamak mümkün değil. Çaresiz bir başına bırakmak olmazdı. Su motoru bulmaya koyulduk. Bir tane bulduk fakat su çamurla ve odunla karışık olduğu için su motorunun bir yararı olmadı. Hemen belediyeye koştuk vidanjör istedik. Ama odunlar da içerde olduğu için vidanjörün de çekemeyeceğini öğrendik. Temizlenmesi için belediyeden yardım edecek insan ayarladık. Köyleri gezmeye devam ettik.

Yoldere köyü.. Bir ev vardı ki bu köyde, üç canı yutmuştu. Bir ev vardı ki, tarihin tekerrür ettiğinin kanıtı olmuştu. Bir ev vardı ki, Erdal Eren’imize bir kez daha mezar olmuştu. Yeşilin her türlü tonu arasında gri kalan ve hiçbir zaman renklenemeyecek bir ev…

Erdal Eren… Yıl 1980, Erdal Eren 17 yaşında… Faşist cunta tarafından yaşı büyütülen Erdal bir daha büyümedi. Çünkü Erdal’ı astılar. Bir çocuğu astılar. Ülkeyi yıkacağından ülkenin düzenini bozacağından korkan devlet büyüklerimiz, Erdal’ın katlini vacip buldular. Ve yıl 2015 Erdal Eren hala 17 yaşında… Onun yaşını büyütme gereği bile duymayan AKP iktidarı Erdal’ı bu kez asmadı. Diri diri toprağa gömdü. Annesi yengesi ve Erdal bir çamur yığını altında kalıp can verdi.

Erdal Eren’in babasını ve amcasını gördük. Hala evin başındalar. Babası anlatıyor Erdal’ı. ‘Oy benim oğlum, Erdal’ım… Çok özel bir çocuktu. Erdal Eren’in neden yaşının büyütülüp asıldığını ve devrimcileri merak ederdi. Grup Yorum dinlerdi. Oy Erdal’ım, oy Eren’im… Adı gibi kaderi de benzedi’.

Büyü de baban sana büyü de büyü
Acılar alacak yokluklar alacak
Büyü de baban sana
Büyü de baban sana büyü de büyü
Bitmez işsizlikler açlıklar alacak
Büyü de baban sana

Büyü de baban sana büyü de büyü
Baskılar işkenceler kelepçeler gözaltılar
Zindanlar alacak
Büyü de baban sana büyü de büyü
Büyüyüp de on yedine geldiğinde
Baban sana idamlar alacak.

Büyüyemedi Erdal… Berkin gibi, Armutlu’da panzer altında kalan Sevcan gibi, kıyıya vuran Suriyeli Aylan bebek gibi, Cizre’de ölü bedeni buzdolabında saklanan Cemile çocuk gibi büyüyemedi. Çünkü büyüseler zalimin göğsüne hançer olacaklardı belki. Büyüseler biz de büyüyecektik. Ama izin vermediler. Arap’ı boğdular, Laz’ı gömdüler, Kürdü kurşuna dizip Türk’ün beynini sokağa akıttılar. Haydutun dini, dili, ırkı yoktur. Kendinden olmayan çocuk dahi olsa yaşam hakkı tanımaz. Tanımadı işte. Katletti.

Kapıları çalan benim, kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem, göze görünmez ölüler.

Hiroşima’da öleli oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler.

Katledilen her çocuğun hesabını yeni doğan çocuklarımız soracak. Çocukların öldürülmediği hiçbir doğal afetin katliama dönmediği günleri bir gün mutlaka göreceğiz. Ellerimizle getireceğiz.

Dilan